22 Kasım 2017 Çarşamba

R.C.JOHANSEN: KÜRESEL MESELELERİ ÇÖZMEK? KÜRESEL YÖNETİŞİM İNŞASI




Robert C. Johansen (Notra Dame Üniversitesi Kroc Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü emekli profesörü ve kıdemli araştırmacı)
21st Century Global Dynamics, 1.6.2017, Cilt 10, Sayı 37

Tercüme: Zahide Tuba Kor

Dışlayıcı Kimliklerden Kapsayıcı Kimliklere Geçiş
Ahmet Davutoğlu, “popülist otokrasilerin, dışlayıcılığın, tek-taraflılığın ve ortak değerler ve menfaatler pahasına dar tanımlı bir bencil ulusal çıkar arayışının yükselişi”nin tehlikeleri konusunda çok doğru bir şekilde bizi ikaz ediyor. Her ne kadar dünyanın farklı coğrafyalarındaki birçok toplumda yabancı düşmanı, dar milliyetçi, popülist hareketleri ortaya çıkaran çeşitli nedenler olsa da bütün bu hareketlerin ortak bir özelliği dikkat çekiyor: Her biri, düşman olarak gördüğü diğer insanları dışlayan bir kimliği benimsiyor. Ve yine her biri, kapsayıcı bir kimliği besleyen insanlara karşı çıkıyor. Popülistler kendi gruplarını önceleyip diğerlerini daha önemsiz sayarken “kapsayıcılar” evrensel insan haklarına ve ortak menfaatlere vurgu yapıyor. Dışlayıcı kimlikleri kucaklayan yüksek sesler, şimdiye kadar demokrasi ve evrensel insan hakları cenneti farz edilen ABD ve Avrupa gibi toplumlarda dahi yükselişe geçiyor.  
Aynı zamanda Davutoğlu, küresel yönetişimin, dar görüşlü popülizmin etkili ve cazip bir panzehiri olabileceği tezini ileri sürüyor. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için öyle herhangi bir küresel yönetişim tarzının yeterli olmadığını vurgulamak gerekir. Zira mevcut uluslararası sistem de bir "yönetişim" çeşidi olup fiiliyatta etkisiz, güvenilmez ve adaletsizdir. Eğer ki küreselleşmeye büyük şirketler hâkim olursa bu bir çeşit “özel yönetişim” olacaktır. Eğer ki kontrolsüz piyasalar neyin üretileceğini ve tüketileceğini belirlerse bu (kimileri için) kazançlı da olsa yırtıcı/yağmacı bir yönetişim haline gelecektir. Eğer ki bir veya birkaç büyük güç egemen olursa bu yeni-emperyal, şiddete meyyal bir yönetişime dönüşecektir.
Bunların aksine, tercihe şayan bir küresel yönetişim şekli, karar alma süreçlerinde dünyanın tüm halklarını adil şekilde temsil etmeye çalışan ve ortak menfaate hizmet etme hedefinden ilham alan kapsayıcı kimliklerle şekillenmeli. Bu tür bir yönetişim, dışlayıcı popülizmi (ve terörizmi) geriletip insan onurunu besleyen değerlerin daha da güçlenmesine geçit veren fırsatları ve faydaları sağlayabilir. Faydaların, fakirlikten kurtulma ve hayatta kalmak için temel ihtiyaçları elde etme hakkı da dahil tüm bireylerin insan haklarına fiilî saygıyı içermesi beklenir. Küresel fakirliği ortadan kaldırmak maddi açıdan mümkün olmakla birlikte siyaseten hep imkânsız olageldi. Peki ama niçin?
Hem Davutoğlu’nun hem de hepimizin bu soruya ısrarla cevaplar bulmamız lazım. Zira sözkonusu cevaplar, arzu edilen küresel yönetişime doğru gidişatın niçin yavaş seyrettiğine ışık tutacaktır. Eğer ki yeterli sayıda insan ısrarcı olsaydı ve bu ısrarlarını siyasi iktidara aktarabilselerdi, tıpkı fakirliği ortadan kaldırabileceğimiz gibi, şu an iyi bir küresel yönetişimimiz de olabilirdi. Bunun gerçekleşmesi, kapsayıcı kimliklere çok daha yaygın bir bağlılığı gerektirmekte olup genel ve özel eğitimin, dini ve seküler felsefi terbiyenin ve sivil toplum örgütleri, yenilikçi hükümetler ve hükümetlerarası örgütlerin vizyoner liderliğinin bir vazifesidir.

Küresel Yönetişim İçin Gelişen Bir Hareket
Popülist bir zihniyeti dillendirenler mi yoksa iyi yönetişim arayışındakiler mi galip gelecek bu henüz tamamen belirsiz. Kamuoyları, çoğunlukla doğru düzgün bilinçlendirilmemiş olup kapsayıcı kimliklerden ziyade dışlayıcı olanların cazibesine daha fazla kapılmış görünüyorlar. Davutoğlu’nun ikazlarına genel anlamda mutabık olanların karşısındaki temel meydan okuma, ahlaki hassasiyeti olan insanların bir yandan şirket yöneticilerini ve hissedarları yırtıcı/yağmacı kazançlarından mahrum bırakırken, aşırı tüketimi kısarken ve “önce ben” milliyetçiliğini dönüştürürken, diğer yandan ya mevcut BM kuruluşlarını yeniden yapılandırmak yahut insan hayatını ve çevre sağlığını koruyabilecek yeni kurumlar tesis etmek için elzem olan siyasi desteği üretecek kararlı bir toplumsal hareket inşa etmek maksadıyla dünya çapında gerekli eğitimi ve bireysel motivasyonu nasıl gerçekleştirecekleri meselesini çözmektir. Bu türden bir hareket, askeri gücün faydasına dair tamamen mesnetsiz bir inancı da dizginlemek zorundadır; zira askeri güç, küresel demokratik kurumları ayakta kalma ve gelişme fırsatından mahrum bırakan menfi güçleri alttan alta üretir.

Barış ve Adaleti ve Bunun İçin Gerekli Amaçları ve Araçları Kurumsallaştırmak
İyi yönetişim arayışındakiler, birçok ölçülemezler ve öngörülemezlerle devasa bir taahhüt altına girerler. Bununla birlikte stratejik küresel barış inşası için iki unsurun gerekli olduğu aşikârdır.
Birincisi, adil bir barış inşa etmek, –milli ordunun savaşa hazır halde bulunmasının ve başarılı savaş önlemenin öyle salt bir yan ürünü olarak yaklaşıldığı takdirde– mümkün olmaz. Barışın sürdürülebilir ve asgari düzeyde adil olması için dünya çapında tasavvur edilmeli, planlanmalı ve kurumsallaştırılmalıdır. Ulus-devletlerin barışçıl bir şekilde bir arada var olduğu ve uluslararası problemlerini –yavaşça, bir süper gücün liderliği altında ve iyi davranışı hedefleyen icraî kurallar olmaksızın– çözdüğü muhayyel bir liberal uluslararasıcılık çağı nostaljisine geri dönüş artık mümkün değildir. Bu, siyaseten uygulanabilir değildir ve adil de olmayacaktır.
İkincisi, arzu edilen amaçlara (yani insan onuru arayışıyla şekillenen, barışın hâkim olduğu etkili bir küresel yönetişime) ulaşmak kapsayıcı araçları gerekli kılar. Amaçlar araçlardan neşet eder. Barış adaletin eseridir. Ya birlikte başarıya ulaşırlar ya da asla başarılı olamazlar. Küresel yönetişim inşası için bütün toplumları gerçek anlamda kapsayıcılığın ve onların karar alma süreçlerine adil katılımlarının öyle kestirme bir yolu yoktur. Bu kapsayıcılık, küresel yönetişimin siyaseten uygulanabilirliğini sağlamak için elzemdir. Benzer şekilde, küresel yönetişimin demokratik kurumları olmaksızın kapsayıcılığı mümkün ve etkili kılmanın da herhangi bir yolu yoktur.
Kuzey’deki bazıları, bugüne kadar Küresel Güney’i, –küresel yönetişimin araçları ve amaçlarının belirlenmesine hayati katkılarda bulunan toplumlar olarak değil de– Kuzey’in sermaye yatırımlarını çekmeye uygun alıcılar olarak muamele etti. Ancak Güney amaçları belirlemeye iştirak etmediği müddetçe araçlar, hem küreselleşmenin nimetlerinden istifade etmede hem de küreselleşmenin yol açtığı problemleri çözmek için gerekli siyasi desteği üretmede yeterince kapsayıcı olmayacaktır. Keza hakkaniyetli bir yönetişim için elzem olan egemenliğin bir kısmının dikey dağıtımına karşı zenginleri ayak diretmekten vazgeçirmeye dönük teşvik ve tedbirleri yeniden yapılandırmak için gerekli siyasi destek de sağlanamayacaktır.

Gönülsüzleri Beklemeden Gönüllüleri Yetkilendirmek
Sanayileşmiş ülkeler, Soğuk Savaş’ın ardından gelen fırsat yıllarını iyi değerlendirmediler. Geriye kalan tek süper gücün [performansı] özellikle umut kırıcıydı; zira o, demokratik küresel yönetişime geçiş için güçlü ve planlı bir harekete öncülük edebilecek yeterli servete, teknolojiye, bilgiye, özgürlüğe ve jeostratejik milli güvenliğe sahipti. Hukukun egemen olduğu küresel bir toplum için sağlam adımlar atmak yerine nice fırsatları heba etti; bu yönde adımlar attığında güvenliğinin tehdit altına girmeyeceği dönemlerde dahi. 1989’dan bu yana defalarca, özellikle de 2001-2009 yılları arasında ve yine 2017’de Washington, uluslararası hukuku güçlendirmeye genel olarak karşı çıktı; [2003'te] meşru müdafaa haklı gerekçesi veya BM Güvenlik Konseyi izni olmaksızın (Irak’a) savaş açarak BM Sözleşmesi’ni ihlal etti; ABD’nin savaşta olmadığı ülkelere insansız hava uçaklarıyla sayısız askerî saldırılar düzenledi; işkenceyi yasaklayan Cenevre Konvansiyonları’nı ihlal etti; müzakeresi çoktan tamamlanmış Kapsamlı Nükleer Denemelerin Yasaklanması Antlaşması’nı onaylamayı reddetti; Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması çerçevesinde bir yükümlülüğü olan nükleer silahsızlanmayı müzakere etmeyi reddetti; soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçları caydırmak maksadıyla kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olmaktan imtina etti;  sera gazı salınımını sınırlandırmak amacıyla uluslararası standartların belirlenmesine karşı çıktı; BM Güvenlik Konseyi yapısının demokratikleşmesini istememeyi tercih etti; uluslararası iktisadi kalkınma için BM’nin talep ettiği kendine düşen payı ödemedi; kısa süre evvel de BM’ye ödemesi gereken aidatları keseceğini duyurdu.
Avrupa’nın çoğu ise dünya meselelerinde hukukun egemenliğini güçlendirme noktasında çok daha olumlu bir tavır takınageldi; ama Soğuk Savaş sonrası ABD’nin dünyada daha iyi bir küresel yönetişime öncülük edeceği beklentisine girmekle belki de bir hata yaptı. Avrupa ABD’den daha iyisini yapmış olabilir; zira ardı ardına Avrupa’yı yerle bir eden savaşlardan birtakım dersler çıkarmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından güvenliklerini yeni askerî teyakkuzda olma politikalarına emanet etmek yerine, Batı Avrupalılar, –yeni bir Maginot hattı veya savaşa hazırlıklı olma politikasından çok daha güçlü ve çok daha etkili bir barış inşası projesine dönüşen– [Z.T.K. AB’nin nüvesi olacak] ortak bir Kömür ve Çelik Topluluğu kurmak için tahayyülü, planlamayı ve kurumsallaşmayı gerektiren bilinçli bir çaba yürüttüler. Birçok Alman, Nuremberg Savaş Suçları Mahkemelerinin üzerinde durduklarından dersler çıkardılar. Akabinde Uluslararası Ceza Mahkemesi için Avrupa’dan geniş bir destek çıkmasına öncülük ettiler. Bu ulus-ötesi barış inşası inisiyatifleri, Nazi milliyetçiliğinin dışlayıcı kimliğinden gerek bölgesel gerekse küresel olarak çok daha kapsayıcı kimliklere geçişi sağlayan kurumsallaştırıcı hareketi açıkça gösteriyor. 
Bugün AB’nin problemlerinin siyasi ve iktisadi entegrasyon fikrinin bizatihi kendinden kaynaklanmadığını belirtmek, küresel yönetişimin geleceği için öğretici olur. Problemler, en azından kısmen, demokrasi açığının yeterince giderilmemesi nedeniyle üye devletlerden yükselen siyasi şikayetlere yeterince dikkat kesilmemesinden kaynaklanıyor. Ayrıca AB, siyasi topluluğun iyi işlemesi için gerekli değerleri ve yaklaşımları inşa etmeye yeterince dikkatini yoğunlaştırmadan çok hızlı bir şekilde genişlemiş de olabilir. Bu teşhis bize –dönüp dolaşıp bir kez daha– yerel, bölgesel ve küresel düzeyde siyasi eğitim için yeni yollar bulmakta daha yaratıcı ve düşünceli olmamız gerektiğini telkin ediyor ki böylelikle kamuoyları daha iyi haberdar olsun ve siyasi kurumlar da daha duyarlı/cevap verebilir hale gelsin. Çok az toplumda vatandaşlık eğitimi, gençleri uluslararası sistemin yapısını değiştirmeye hazır hale getiriyor ki bu aslında tam da ihtiyaç duyulan şey.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünya tarihi göz önüne alınırsa, dünya halklarının ABD veya Avrupa’nın küresel yönetişime öncülük edeceğini bekleyip durması mantıksız olur. Tabii ki bu süreçte onların katkıları hayati. Ancak bunun için onlara tabandan mütemadiyen baskı yapılması lazım. Kamuoyları, parlamentolarındaki oylamalarda kapsayıcı kimlikleri hayata geçirmeye odaklanmayan tüm milletvekili adaylarından desteklerini geri çekmeliler. Tüketiciler sadece ve sadece güçlü bir şekilde kapsayıcılığı savunan şirketlerin mallarını satın alabilirler. Liderlik ve baskı; bireylerden, insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarından, dini cemaatlerden, yenilikçi/ilerlemeci hükümetlerden ve uluslararası örgütlerden müteşekkil bir ulus-ötesi koalisyondan gelmeli. Küresel yönetişim yapısında sağlam ve kalıcı değişim için boyun eğmeyen, cesur ve aşağıdan yukarıya doğru baskılar –belki de küresel bir halk meclisi aracılığıyla– gerekli olacaktır.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder