16 Kasım 2017 Perşembe

D.ORBACH: İSRAİL’İN YENİ BİR SİYASİ GÖNÜL İLİŞKİSİ DAHA MI?




Danny Orbach (Kudüs İbrani Üniversitesi Tarih ve Asya Araştırmaları bölümlerinde ders veren askerî tarihçi)
Jarusalem Post, 15.11.2017

 

Tercüme: Zahide Tuba Kor

 

NOT: Lütfen kaynak göstermeden tercümenin bir kısmını veya tamamını kullanmayınız, alıntılamayınız, yayınlamayınız


2000 yılında İsrail ordusu, en sadık müttefiki olan Güney Lübnan Ordusu’nu yüzüstü bırakarak utanç verici bir şekilde Lübnan’dan geri çekildi [Z.T.K. İsrail ilk kez 1978’de kısa süreliğine Lübnan’ın güneyini işgal etmiş, ayrılırken kurduğu tampon bölgeye Hristiyan milisleri yerleştirmişti. Ardından 1982’de 18 yıl sürecek bir işgale başlamış ve 2000 yılında tek taraflı olarak geri çekilene kadar yazıda bahsi geçen Güney Lübnan Ordusu’nu kullanmıştı]. Bu, onlarca yıllık geçmişi olan İsrail’in Lübnan’ın Hristiyan fraksiyonlarıyla siyasi gönül ilişkisinin bir sonuydu. İsrail’in bu Arap müttefiklerinin yanlarına aldıkları azıcık eşyalarıyla mülteci olarak sınıra koştukları, yenilgiye uğramanın, vefasızlığın ve hatta ihanetin şamarını yedikleri sahnelerdi.
[Z.T.K. İsrail, 1950'lerin ikinci yarısında Ortadoğu'da Arap olmayan unsurlarla ittifak kurarak kendisini kuşatan Arap tehdidini aşma politikasını benimsedi. "Çevre İttifakı/Periphery Alliance" denilen bu politika uyarınca Türkiye, İran, Etiyopya, Irak Kürtleri ve Lübnan Marunileriyle ilişkilerini geliştirdi.]
Eski bir İsrail ordusu istihbarat subayı, Lübnanlı meslektaşlarına “Affetmeniz için size yalvarmak istiyorum” diye yazmıştı, “bir hainler ulusuyla [Z.T.K. İsrail’i ve Yahudileri kastediyor] işbirliğine sizi ikna ettiğimiz için”.
Bozulan her gönül ilişkisinde olduğu gibi artık sevgi bağlarının yerine öfke geçmişti. İsrail tarafında birçokları, Lübnan’da düştükleri bataklıktan Güney Lübnan Ordusu’nu suçlamışlardı. Şu an neredeyse tamamen unutulmuş olan bu gönül ilişkisi, İsrail’in bölge politikasında sorunlu bir dinamiği açığa çıkarıyor. Gayriresmi İsrail-Suud işbirliğinin ilerleme kaydettiği şu sıralarda geçmişten alınacak dersler çok daha fazla önem arz ediyor.
İster Lübnan, Güney Sudan ve Irak Kürdistan’ı isterse başka yerlerde olsun, İsrail ile birçok bölgesel güç veya azınlık arasındaki ittifaklarda birbiriyle bağlantılı iki problem sözkonusu. Birincisi, İsrail tarafı bu tür geçici ilişkilere aşırı derecede duygu/heyecan ve ümit bağlıyor. Daha da kötüsü, İsrailli askerî ve sivil yetkililer, bu tür ittifakları sıklıkla aşırı ve neredeyse megalomanca hedefler için sonuna kadar kullanıyor. Bugün Irak Kürtleriyle veya birkaç yıl evvel Güney Sudanlılarla ilgili basında tutturulan söylemi takip eden herkes, Lübnan Hristiyanlarıyla mazideki gönül ilişkisinden kalan naif romantikliği hemen fark edecektir. Onlar İsrail’in gerçek dostları, Ortadoğu’daki asil bir azınlık. Tıpkı bizim gibi onlar da “tek dostu dağlar olan” cesur, gözüpek ve yaratıcı insanlar. Cesurca Mossad operasyonları ve gizli işbirliği hikâyeleri İsrail’in hassasiyetleriyle uyumlu. Kim kendi ülkesini aydınlığın bir feneri, İsrail’in düşmanları tarafından zulüm gören azınlıkların savunucusu olarak tahayyül etmek istemez ki?
1980’lerde bu türden bir romantiklik, İsrailli karar vericilerin Lübnan Cumhurbaşkanı Beşir Cümeyyil ve onun milis grubu Falanjistlere aşırı bel bağlamasına yol açmıştı [Z.T.K. Falanjist milislerin lideri olan Beşir Cümeyyil, 23 Ağustos 1982’de Beyrut’un doğusundaki bir kışlada, İsrail tanklarının gölgesinde yapılan ve Müslümanların boykot ettiği seçimlerde cumhurbaşkanı seçildikten 3 hafta sonra, daha görevine başlamadan karargahına düzenlenen bombalı bir saldırıyla öldürüldü. Böylece İsrail'in Lübnan üzerindeki planları suya düşmüş oldu]. Sonuç, ardında hiç iz bırakmadan unutulup giden baştan savma yapılmış [Z.T.K. 17 Mayıs 1983 tarihli] bir “barış anlaşması” olmuştu. Daha yakın bir tarihte İsrail Dışişleri Bakanlığındaki Afrika’yla ilgilenen eller, basınımızda cesur, İsrail yanlısı ve özgürlük aşığı bir ülke olarak resmedilen Güney Sudan [Z.T.K. bağımsızlıktan kısa süre sonra] patlayıp da herkesin herkesle savaştığı bir kabile iç savaşına tutuştuğunda şaşkına dönüp ümitsizliğe düştüler. Şimdi de İsrail’de son derece moda olan Kürt romantizmi, pek çoklarının gözünü kör ederek Irak’taki Kürt bölgesel yönetimini saran yapısal zafiyetleri, kötü politikaları ve yaygın yolsuzlukları fark etmelerini engellemekte.
Dahası, bölgesel ortaklarıyla dikkatlice işbirliğine girmek yerine İsrail, hiç de gerçekçi olmayan ve aşırı derecede riskli hedeflerine ulaşmak için bu türden ittifakları sonuna kadar kullanma eğiliminde olageldi. Lübnan örneğinde İsrail, sınırın öte tarafından Hristiyanların ihtiyaçlarını tedarik etmek[le yetinmek] yerine, ülkeyi işgal etmek ve Sedirler Diyarına [Z.T.K. dağlarının tepesindeki sedir ağaçlarına nispetle Lübnan bu şekilde adlandırılır] “yeni bir düzen” dayatmak için Hristiyanlarla kurduğu işbirliğine bel bağladı. Bu karar, Sabra ve Şatila katliamı gibi [Falanjist] müttefiklerinin işlediği bir mezalimde İsrail’i töhmet altında bırakmakla kalmadı, aynı zamanda 20 yıla yakın süren gereksiz ve kanlı bir savaşa saplanmasına da yol açtı.
Ürkütücü şekilde, İsrail’in Suudi Arabistan’la giderek sıkılaşan ve fakat tamamen gayriresmiliğini koruyan ittifakında da benzer temayüller sezilebilir. Gerçekten de Ortadoğu çıkarlar ağı ve İsrail-İran soğuk savaşı, Yahudi Devleti ile Suudi Kraliyet Ailesinin çıkarlarını bağdaştırarak onları aynı eksene oturttu. Her ikisi de İran’ın düşmanı; bölgesel iktidar oyunlarında düşmanımın düşmanı bazen dostum olabilir. Suudi Arabistan’la ve onun hırslı yeni veliahtı Muhammed bin Selman’la işbirliği bu yüzden çıkarlara uygun düşüyor; ancak İsrail, geçmişteki hatalarının tekrarlanmasını önlemek için özel dikkat göstermeli.  
Her şeyden evvel, (gizli olsa da) alttan alta ısınan bu işbirliği Suudi politikasının maceracı tabiatı konusunda gözlerimizi kör etmemeli. Bin Selman hırslı ve cesur olmakla birlikte onun dış ve iç politikası en iyimser ifadeyle pervasızca. Şimdiye kadar ordusu Yemen’de Şii [Z.T.K. Husi demek daha doğru olur] kabilelere karşı bitmek bilmez ve büyük ölçüde başarısız bir savaşa saplanmış durumda. Ortadoğu tarihinin duayenleri, Mısır’ın Yemen’e daha önceki [Z.T.K. 1960’lardaki] müdahalesiyle bugünkü Suudi müdahalesi arasında paralellikler çizebilirler. Geçmişteki iyi bir şekilde sonuçlanmamıştı, muhtemelen bugünkü de iyi bitmeyecek.
İran’a karşı soğuk savaşta Suudi Arabistan’ın aldığı skor da etkileyici değil. Katar’a abluka başarıya ulaşmazken Lübnan, Irak ve Suriye yavaş yavaş İran tahakkümüne giriyor. Suudiler, kendi müttefikleri olan –şu an hala Riyad’da şüpheli şartlarda alıkonan– Lübnan eski Başbakanı Saad Hariri’ye kabadayılık taslayacak kadar çaresizlik içinde görünüyor. Veliaht prensin iç politikaları başarılı olabilir; ama aynı zamanda ülkeyi Saddamvari bir diktatörlüğe, istikrarsızlığa veya çöküşe sürükleyebilir.
Burada İsrail için en büyük tehlike, bu ittifakla gücünü aşan bir yük altına girmesi. Lübnan örneğini ele alalım. Hariri’nin [görevinden istifa edip] köşeye çekilmesi ve ortadan kaybolmasının akabinde Suudi Arabistan ile Lübnan savaşın eşiğine geldi; ama Suudi ordusu muhtemelen Lübnan’daki Hizbullah’ı vuramaz. Bunu İsrail yapabilir ve Suudiler, Netanyahu’nun kendilerini kurtarmak için tehlikeyi göze alarak belaya daldığını görmekten çok mutlu olacaklardır. Suudiler para teklif edebilirler veya buz üstüne çekici vaatler yazabilirler. Çok büyük bir ihtimalle Riyad, İsrail’e saldırması için Hizbullah’ı kışkırtma ve böylelikle Yahudi Devleti’ni karşı-saldırıyla mukabeleye çekme ümidinde. Ancak çok sık olduğu gibi, Lübnan’da işler yine yolunda gitmezse, gizli olan bütün bu ilişkide Suudiler ellerini yıkayıp çıkacaklar ve hatta İsrail’i “saldırganlığı” nedeniyle kınayacaklar.

Özetle, Suudi Arabistan’la işbirliği İsrail’in stratejik konumuna cuk diye oturuyor; ancak Suudi tarafı ilişkiyi gizli tuttuğu sürece İsrail’in katkıları da gizli kalmak zorunda. İstihbarat işbirliği, stratejik koordinasyon ve hatta örtülü operasyonlar[la iş sınırlı kalırsa] ne âlâ; İsrail olarak Suudi Arabistan adına savaşlara girişmemeliyiz ve bu ittifakın İran’ın Ortadoğu’daki kazanımlarını tamamen tersine çevirebileceği gibi bir hayale de kapılmamalıyız. İsrail-Filistin barış sürecinde ciddi bir ilerleme kaydetmeden Suudi Arabistan’la aramızda resmî bir ittifakı veya bir barış anlaşmasını sabırsızlıkla beklememeliyiz. Şimdilik biz, –sicili başarılar ve başarısızlıklarla karmakarışık olan– istikrarsız bir rejimle gayriresmi bir koordinasyon içindeyiz. Hepsi bu kadar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder