9 Nisan 2017 Pazar

A.KORYBKO: YENİ-OSMANLICILIĞIN KÜRESEL PLANI: YUMUŞAK GÜÇ



YENİ-OSMANLICILIĞIN DETAYLI KÜRESEL PLANI: YUMUŞAK GÜÇ – I. Bölüm
Andrew Korybko (Rus siyaset bilimci, gazeteci, yazar; Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi Stratejik Araştırmalar ve Öngörüler Enstitüsü uzman konseyi üyesi)
Katehon, 1.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rus Avrasyacıların internet sitesi Katehon'da yayınlanan aşağıda ilki yer alan üç bölümlük yazı dizisi, ciddi problemler ve yanlış bilgiler içermekle birlikte Rusya’da ve yurtdışında bir kesimin Türkiye’ye nasıl baktığını yansıtması bakımından tercüme edilme ihtiyacı hissedilmiştir.

Kısmen ana hatlarını eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun çizdiği stratejik hesaplarla şekillenen ve mevcut haline Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın öncü karizmasıyla ulaşan Türkiye’nin eski Osmanlı coğrafyasının dört bir yanında Büyük Güç statüsünü yeniden kazanma çabası bir sır değil. Yıllardır Türkiye dışındaki yorumcuların ifade edegeldiği “Yeni-Osmanlıcılık”, aslında 21. yüzyılın en yıkıcı ideolojilerinden biri olduğunu ispatlamış durumda. Destekçiler, Türkiye’nin –gerek fiilen dinden etkilenmiş yönetim biçimi gerekse Büyük Güç statüsü bağlamında– bu iddialı Osmanlı köklerine geri dönme vizyonunu yere göğe sığdıramazken; aleyhte olanlar ise Suriye’de doğrudan yol açtığı ölümü ve tahribatı kanıt göstererek Yeni-Osmanlıcılığın faydadan ziyade zararlarla neticelendiğine işaret ediyorlar.
(…) Yeni-Osmanlıcılık, günümüz Türkiye’sinin iç ve dış politikasının ardındaki muharrik ideoloji olup, iyi veya kötü, Ortadoğu’nun geleceğini şekillendirecek en etkili güçlerden biri. İşte bu yüzden bu büyük stratejinin doğasını anlamak, önümüzdeki yıllarda kaydedeceği gelişimi isabetli bir şekilde öngörebilmek için kesinlikle önem arz ediyor (…)
Üç bölümlük yazı dizimizin birincisinde iddiamız şu: Yeni-Osmanlıcılık, Osmanlı geçmişinin yumuşak güç nostaljisine dayanıyor ve –her ne kadar günümüz postmodern/post-Batılı gerçeğine adapte edilerek siyasi-idari açıdan birtakım değişikliklere uğrasa da– önünde sonunda dünyanın en büyük hilafetine dönüşecek yapıyı inşa etmede Türkiye’nin merkezi rolüne vurgu yapıyor. Osmanlı Hilafetini fiilen yeniden kurma arayışı içinde Türkiye, günün sonunda dış nüfuzunu genişletip sürdürmeye daha uygun hale getirmek için kendi iç idari yapısını değiştiriyor. Bununla bağlantılı olarak, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da toplumların her seviyesine el altından sirayet etmiş durumdaki ulusötesi Müslüman Kardeşler ağı, Yeni-Osmanlıcılığın öncü “devrimci” gücü olarak hareket ediyor. Ancak Müslüman Kardeşler’in son senelerde kaydettiği gerilemeler dikkate alındığında sözkonusu ağ, Türkiye’nin bu geniş coğrafyadaki nüfuzunu sürdürmesinde yetersiz kalıyor.
Bu yüzden Türkiye, eşzamanlı olarak, Rus enerji kaynaklarına mevcut bağımlılığının yol açtığı yapısal engelleri aşarak kendisini daha bağımsız bir oyuncu haline getirmek amacıyla olabildiğince çok güvenilir enerji kaynağını kendisine çekmeye yönelik geniş tabanlı bir strateji izliyor. Yazı dizimizin ikinci bölümünde işte bunu ele alacağız. Yeni-Osmanlıcılığın yumuşak güç, enerji jeopolitiği ve askeri bileşeni mükemmelen örtüşüyor. Okuyucuların bu Büyük Proje’yi daha kapsamlı bir şekilde anlaması için ikinci bölüm bu bağlantıya ışık tutacak. Üçüncü bölüm de Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı Hilafeti inşa sürecinde karşı karşıya olduğu fırsatları ve meydan okumaları kısaca ele alacak.

Yumuşak Gücün Payandaları
Tarihi hafıza: Yeni-Osmanlıcılık, Osmanlı Hilafeti tarihi hafızasına dayanıyor ki bu döneme dair hatıralar, Türk toplumunda son derece popüler hale geldiği gibi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapında bazı daha dindar Araplar arasında da hiç azımsanmayacak kadar fazla revaç buluyor. Suriyeliler gibi bazı kesimler, özellikle de laik olanlar (tıpkı Sırbistan’daki muadilleri gibi) Osmanlı asırlarını neredeyse 500 yıllık bir işgal olarak görürlerken, niceleri de bu dönemi bambaşka şekilde, tarihlerinin en güzel günleri olarak yorumluyor. Bu oldukça dindar bireyler, kendi ülkelerinin vatandaşlığındansa ümmet kavramına, özellikle de Türklerin öncülüğünde eski Osmanlı Hilafetinin siyasi-idari tecessümüne çok daha bağlılar ve Erdoğan uluslararası destekçilerini işte bu geniş kitleden toplamaya çalışıyor.
Müslüman Kardeşler İttifakı: Ancak genel olarak, yüzyılların Türk yönetiminin niteliğine dair güçlü çekincelere sahip olan ve Ankara’nın ihtiraslarını baltalayacak şekilde kolayca karışıklıklar çıkarabilecek birçok popülist var. İşte bu yüzden Türkiye’nin Türklere “mahsus” bir ülke olarak etnik milliyetçi kimliği ile dünyadaki bütün Müslümanların sevgili “kardeş”i olarak kapsayıcı dini kimliğini birbirinden ayrıştırması son derece önemli. Bu açıdan bakıldığında, Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler’e açıkça sempati duyup destekleme kararı farklı bir anlam kazanır; zira bu, onun Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya dini açılımının kurucu öğesi ve Türk olmayan Müslümanlarla ortak bir yakınlaşma noktası olarak anlaşılabilir. Bu grup, Müslüman çoğunluğun temsilcisi değil, ama yine de hesaba katılması gereken güçlü bir hükümet karşıtı unsur; dahası, dindar muhafazakârlar arasında Erdoğan ile Türkiye’ye daha da fazla “güven” sağlıyor.
Müslüman Kardeşler’i anlamada önemli bir nokta da kendi İslami yönetim modelini filizlendirmek için gerek seküler gerekse Vehhabi yönetimleri devirmek istemesi. Bu da onu teknik olarak “devrimci” bir örgüt haline getiriyor ve birçok açıdan (ülkelerindeki mevcut siyasi düzeni ideolojik temelde yeni bir transnasyonel düzenle değiştirmeyi istemek anlamında) Komünist Partinin 21. yüzyıl versiyonu gibi bir yapısal işlev görüyor. Bu nedenle “Arap Baharı” Renkli Devrimleri, Müslüman Kardeşler üzerinde en büyük nüfuz sahibi güçle yönetilecek bir uydu devletler ağının siyasi-ideolojik temelini atmak amacıyla tasarlanan hızlı bir darbeler dizisi olarak analiz edilebilir. Bu rol, aslen Katar tarafından oynanmakla birlikte bu küçücük monarşinin liderlik kapasitesi sınırlı ve üstelik bölgeyi yönetme gibi bir geçmişi de yok. Müslüman Kardeşler’le müttefik bir Türkiye ise Osmanlı Hilafeti’ni idare etme babından yüzyılların tecrübesine sahip. 
Jeopolitik perspektiften ABD, Şii İran’a karşı kısmi bir pan-Arap Sünni ittifak kurmak ve Suudi Arabistan ile Körfez krallıklarına baskı uygulamak için Osmanlı Hilafeti’ni yeniden ihya ederek Ortadoğu’daki mevcut düzeni Türkiye’nin kontrolünde Müslüman Kardeşler’in yönettiği bir devletler ağıyla değiştirme arayışındaydı.
Bu tür bir düşünce, dünyanın diğer yerlerinde görülen AB, Avrasya Birliği, Şanghay İşbirliği Örgütü veya ASEAN gibi entegrasyon eğilimleriyle de bağlantılı; tek farkı, çok daha yıkıcı, şiddetli ve ani bir şekilde ilerlemesinin sağlanması.
Bunun önşartı, bölgenin kontrolünde Türkiye’nin Washington’a vekâlet eden güç olarak ABD’nin “arkadan yönetme” modelinin bir ortağı gibi hareket etmesiydi. (Amerikan Başkanına kıyasla daha “otantik” olan Müslüman kimliğine bel bağlanan Erdoğan’ın, bu ideolojinin en etkili resmi hamisi olarak, biçilen transnasyonel liderlik rolünü meşrulaştırmak amacıyla yerli halklar nezdinde ilave “meşruiyet” kazanması gerekiyordu) Kâğıt üzerinde bu strateji ideal görünse de, az sonra belirteceğimiz nedenlerle, pratikte bekleneni vermedi. Bununla birlikte Türkiye, hala daha Müslüman Kardeşler’e bağlı ve –(…)şansı hiçbir zaman olmasa da– Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın her yerinde Ankara’nın nüfuzunu artırmak için Müslüman Kardeşler’i bir Yeni-Osmanlı aracı olarak kullanıyor.
Suudilerden uzak durmak: Tarihi mirasının etkileyiciliği ve İhvan’ın [Türkiye’nin] birer neferi olmasının görece etkinliğine rağmen, Ankara’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika ve ümmetin kalanı üzerindeki hâkimiyeti/nüfuzu hala Suudi Arabistan’ınki kadar değil. Suudi Kralı, Haremeyn-i Şerifeyn’in muhafızı unvanıyla tanınıyor ve sadece bu bile Müslüman dünyanın dört bir yanında ona muazzam bir saygı kazandırıyor. Kraliyetin Vahhabiliğe desteği, her ne kadar İslam’ın bu çeşidi birçok Müslüman tarafından aşırı muhafazakâr ve hatta radikal olarak görülse de, ümmet içinde ona çokça güçlü bağlılar kazandırıyor.
Türkiye’yi Suudi Arabistan’dan ayrıştıran katma değer, ümmetin büyük bir kesimi üzerinde idari-siyasi liderlik kurduğu tarihi mirası ve İhvan tarafından da savunulan nispeten daha ılımlı bir İslami yönetimi benimsemesi. Pratikte ikisi arasında çok az fark bulunsa da genel algılama, İhvan’ın Vehhabilere kıyasla daha az radikal olduğu yönünde ki bu da Türkiye’ye teorik bakımdan Suudiler karşısında bir yumuşak güç desteği sunuyor.
Ayrıca Suudi Arabistan’ın İhvan’ı terör örgütü listesine koyma nedeni, –hedeflerine ulaşmak için terörü kullanmasının nesnel olarak tespiti dışında– İhvan’ın Haremeyn-i Şerifeyn’in muhafızı Suudi Kralını yerinden etmek istemesi. Bundan çıkan anlam ve senaryonun daha ileri bir aşamaya taşınması bize gösteriyor ki, İhvan’ın en güçlü dış hamisi bu dini mekânların asıl muhafızı haline gelecektir ve eğer ki bu, Erdoğan ve Türk devleti olmaya devam ederse, onları dramatik bir şekilde ümmet Müslümanlarının çoğunun sembolik lideri konumuna yükseltecektir.
Türkiye’nin Suudi Arabistan aleyhine bir komplo kurduğuna ve Kralı devirmek için İhvan’la doğrudan iş tuttuğuna dair ortada bir kanıt yok. Ama eğer ki İhvan “devrimci” hedeflerini gerçekten başarırsa, Afro-Avrasya’nın kavşağında postmodern/post-Batılı Yeni-Osmanlıcı İmparatorluğu yöneten Erdoğan’ı hemen 21. yüzyıl Halifesi olması için ileriye sürecek ve böylelikle ona, küresel meselelerde daha evvel görülmemiş jeopolitik bir nüfuz kazandıracaktır. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği son derece şüpheli olsa da bahsi geçen fikrin, Türkiye’nin daha fazla Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Arap Müslüman’ı kendi Yeni-Osmanlıcı davası için devşirmede bir ilham kaynağı olarak hizmet gördüğü söylenebilir. Kuvvetle muhtemel ki bu senaryo, ille de Türkiye’nin kurnazlığı/becerisinden değil, İhvan’ın kaotik durumları kendine özgü istismar etme becerisinden kaynaklanabilir, (…).

İdari-siyasi ince ayar
Yeni-Osmanlıcılığın yumuşak güç payandaları, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Müslümanlarının genişçe bir kesimine cazip gelebilir ve bu da doğal olarak Türkiye’ye muazzam bir jeopolitik hâkimiyet kazandırabilir. Ancak bunlar Erdoğan’ın beklediği şekilde Ankara’nın nüfuzunu kalıcı ve sürekli kılmakta kendi başlarına yetersiz. Günün birinde Türkiye’nin, daha evvel bahsettiğim “arkadan yönetme” stratejisi çerçevesinde, İhvan’ın yönettiği ülkeleri etkileyebilmesi mümkün; ancak bu da Türk devletinin hem içeride kendi istikrarına hem de komşularındaki istikrara doğrudan bağımlı. Erdoğan’ın ön cephede ABD’nin Suriye savaşına dahil olması yüzünden hem Türkiye hem de onun iki güney komşusu iyice istikrarsızlaştı – bu da “İsrail”in, çevresindeki bütün Müslümanları bölmeye odaklı 1982 Yinon Planı’nın 21. yüzyıl versiyonu olduğunu kendi kendine ele verdi. Bu ortaya çıksa da o dönemde Erdoğan, sınırlarının hemen yanı başında kendisine bağlı –ve Arap Dünyasında daha fazla ideolojik nüfuz kurabilmesi için kendisini başat bir konuma taşıyacak– İhvan devletleri kurmayı mükemmel bir fırsat olarak gördü. Tabii ki bu, Cumhurbaşkanı Esed’in daha evvel reddettiği Katar-Türkiye boru hattının inşasını da sağlayacaktı.
Suriye Savaşı, bütün failleri ve özellikle de Türkiye için başarısız bir girişim olduğunu ispatlarken, aynı zamanda Yeni-Osmanlıcılığın nihai idari-siyasi ince ayarı da görüldü. Türk akademisyen Dr. Can Erimtan 2013 yılı sonlarında şöyle bir uyarıda bulunmuştu: “Hükümetin uzun vadeli hedefi, (iddiaya göre AKP’nin Hedef 2023’ünde belirtildiği gibi) Türkiye ulus-devletini Müslüman etnisitelerin bir Anadolu federasyonuna dönüştürmek, muhtemelen Hilafeti de ihya ederek. Böylelikle Türkiye’nin (bir ulus-devlet olarak) geleceği, muhtemelen farklı etnik arka planlardan gelen Müslümanların bir evi olan Anadolu’nun geçmişine tâbi olacak.” Bunun temelde anlamı şu: Üniter Türk devletinin bir federasyona dönüşmesi, Ankara’ya postmodern/post-Batılı Yeni-Osmanlıcı İmparatorluğu kurmak için farklı bir etnik-milli kimlikten insanların [yani Arapların] yaşadığı toprakları kendisine katma/ilhak etme esnekliği kazandıracaktır. Pratikte bu, Suriye’nin tamamen veya kısmen, yeniden şekillenen Türkiye’nin bir parçası olmasını sağlayabilir ve tabii Suriye ve Irak “Kürdistan”ı ile coğrafi açıdan büyük bir alanı kaplayan Irak’ın Sünni bölgelerini de. Aslında Suriye ve Irak’ın “federalleşmesi”, her iki örnekte de iç bölünmeye ve nihayetinde –Dr. Erimtan’ın analizinin çağrıştırdığı gibi– Ankara’nın kontrolü altına girebilecek transnasyonel bir devlet-altı “Sünnistan”ın oluşumuna yol açacaktır.

Türkiye hala üniter bir cumhuriyet; ancak eğer ki nisan ayındaki referandumda Anayasa değişiklikleri halk tarafından onaylanırsa merkezi bir devlete doğru dönüşmenin eşiğinde. Bu durumda Erdoğan, Anayasadan laikliği çıkararak veyahut en azından fiilen çiğneyerek Atatürk’ün mirasını geri döndürme gücüne kavuşacaktır. Federal bir cumhuriyete geçiş, vatandaşlara Kürtlerle bir uzlaşmanın ürünü gibi pazarlanabilir; her ne kadar gerçekte, günün birinde Suriye-Irak “Kürdistan”ını ve “Sünnistan”ı Yeni-Osmanlıcı Hilafete katmaya resmiyet kazandırmanın sinsi bir manevrası olsa da. Eğer ki genişlemiş bir Türkiye (veya o dönemki adı her ne olursa), Ürdün’e ve Suudi Arabistan’a doğrudan bağlanırsa, güney komşularıyla hem işbirliği yapabilen hem de rekabet edebilen büyük bir küresel güç haline gelecektir. Her iki durumda da ümmet içindeki, bilhassa bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan coğrafyalardaki destekçileri arasında çokça “saygı” görecektir. Bunun gerçekleşebilmesi için, daha evvel de belirttiğim gibi, Türkiye’nin –cumhuriyetçi kimliğini ister sürdürsün ister sürdürmesin– üniter bir devletten federal bir devlete geçmesi gerekir. Zira bu model, İhvan kontrolündeki daha fazla toprağı ve daha fazla sempatizanı daha kolay bir şekilde içine çekmesini sağlayacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder