9 Nisan 2017 Pazar

A.KORYBKO: YENİ-OSMANLICILIĞIN ENERJİ VE ORDU PLANI



YENİ-OSMANLICILIĞIN DETAYLI KÜRESEL PLANI: ENERJİ VE ORDU – II. Bölüm

Andrew Korybko (Rus siyaset bilimci, gazeteci, yazar; Rusya Halkların Kardeşliği Üniversitesi Stratejik Araştırmalar ve Öngörüler Enstitüsü uzman konseyi üyesi)
Katehon, 2.3.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

NOT: Rus Avrasyacıların internet sitesi Katehon'da yayınlanan aşağıda ikincisi yer alan üç bölümlük yazı dizisi, ciddi problemler ve yanlış bilgiler içermekle birlikte Rusya’da ve yurtdışında bir kesimin Türkiye’ye nasıl baktığını yansıtması bakımından tercüme edilme ihtiyacı hissedilmiştir.

Enerji Zorunlulukları
Kavram
Erdoğan yönetimi altında Türkiye, dış politikasında azami esnekliğe ulaşmak için çabalıyor; ancak eğer ki güvenilir enerji kaynaklarını ve güvenli enerji erişimini sağlayamazsa bunu yapması imkânsız. Aslına bakarsanız Türkiye, Rusya’yla enerji bağlantısı sayesinde zaten buna sahip ve dolayısıyla böyle bir arayışa girmesine gerek dahi yok. Ancak Yeni-Osmanlıcıların istediği şey, günün birinde Rusya’dan enerji tedarikini o denli çeşitlendirmek ki Moskova’nın Ankara’yla enerji irtibatı tamamen siyasallıktan arınsın ve de facto Halifeyi etkilemekten tamamen aciz kalsın. Stratejik egemenliği tamamen tesis etme dürtüsü hâlihazırda Çin’in yaptığına çok benziyor. Çin, tek bir enerji üreticisine bağımlılıktan kaçınmak için dünyanın her yerinde birçok enerji tedarikçisiyle iş tutuyor. Mesela Çin Halk Cumhuriyeti ana enerji ortakları olarak Rusya, Türkmenistan, İran, Suudi Arabistan ve Angola’yı görüyor. Türkiye’yi de enerji kaynaklarını çeşitlendirici benzer bir adım atmaktan alıkoyacak hiçbir engel yok

Rus Projesi
Mevcut Mavi Akım ile gelecekte inşa edilecek Balkan/Türk Akımı projelerinin de gösterdiği üzere Türkiye, Rusya’dan güvenilir ve güvenli enerji tedarikinde gayet rahat ve Rus arzına bağımlılıktan kaçınmak için herhangi bir çeşitlendirmeye gitmesi ille de Moskova’ya yönelik hasmane bir davranış olarak görülmemeli. Türkiye’nin, tıpkı Rusya kadar, jeostratejik nedenlerle Balkan/Türk Akımı’na ihtiyacı var. Zira bu proje, son derece acil/yakıcı üç Balkan meselesinin –yani Bosna, Kosova ve Makedonya– çözümünde Moskova-Ankara işbirliği için yapısal bir platform yaratıyor. Bu potansiyel (uzatmalı) çatışmaların her biri; Balkan jeopolitiğinin tabiatı, demografik yapı ve Rusya, Türkiye ve Almanya gibi geleneksel Büyük Güçlerin nüfuzu, üstelik bir de Eski Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana bölgede rol çalmaya başlayan ABD’nin müdahaleci rolü nedeniyle stratejik olarak birbiriyle büyük ölçüde bağlantılı. Türk-Alman ilişkilerinin bozulması, Rusya’ya, Balkanlarda Ankara’nın ortağı olarak Berlin’in yerine geçme fırsatı sunuyor ve Balkan/Türk ortak projesinin uygulanabilirliğini de tehlikeye atan, az evvel bahsettiğim üç gerilim noktasında problemlerin çözülmeye çalışılacağı yeni bir işbirliğine dayalı ilişki biçimini müjdeliyor.
Kısaca, Türkiye’nin Balkan/Türk Akımı’nda mutabık kalma nedeni, sadece kendisinin enerjiye güvenli erişimini sağlamak değil, aynı zamanda Rusya’yla stratejik ortaklığını derinleştirmek ve böylelikle Balkanlarda işbirliği yönünde bu ortaklığı ilerletmek.
Bu yüzden sözkonusu proje, Erdoğan ve ardından yerine her kim geçerse geçsin, önemli olmayı sürdürecektir. Zira Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılama gibi bir pragmatik amacın ötesine geçerek, aynı zamanda –ille de Rusya’nın bölgesel menfaatlerine engel olmaya kalkmadan– Yeni-Osmanlıcılığın hem yumuşak hem de siyasi gücünü artırma imkanı sunmaktadır. Dolayısıyla Yeni-Osmanlıcı devlet, Rusya’ya bağımlı kalmak yerine enerji ortaklarını çeşitlendirmeyi ve Moskova’nın elindeki Türkiye’ye karşı kozu azaltmayı başarsa dahi, Balkan/Türk Akımı etkili olmayı sürdürecektir. Ancak şunu da önceden bir uyarı olarak yapılmak gerekir ki Türkiye’nin enerji çeşitlendirmesi yoluyla azami esneklik kazanma çabası, Ankara’yı Rusya’nın hilafına Balkanlar’da ve Ortadoğu’da jeostratejik pozisyonlar alma konusunda cesaretlendirerek geri tepebilir de.

Türkiye’nin Yakın Çevresi

Türkiye’nin “Yakın Çevre”si, diğer bir deyişle sınırlarına yakın mesafedeki ülkeler, Rus kaynaklarına bağımlılığı azaltmakta Ankara’ya ideal bir çözüm sunuyor ve zaten hükümet de bu fırsatları büyük ölçüde değerlendirmeye çalışıyor. Aşağıdaki harita, bir şekilde Türkiye’yi içine alan mevcut ve muhtemel boru hatlarını gösteriyor (…)
(…)
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı: (…)
TANAP/TAP: (…)
Kerkük-Ceyhan: (…)
Nabucco: (…)
İran-Türkiye: (…)
Türkmenistan bağlantısı (…)
Katar-Türkiye: Bu güzergâh Suriye Savaşı’nın ardındaki nedenlerden biri; zira Cumhurbaşkanı Esed bu hattı kabul etmeyip İran-Irak-Suriye Dostluk Boru Hattını tercih etmişti. Çatışma çözümü çerçevesinde aşamalı bir rejim değişikliğiyle görevden alınması veyahut Suriye’nin içeride federal bölgelere bölünmesi halinde bu projenin yeniden canlanması ve “Sünnistan” üzerinden inşa edilme ihtimali son derece yüksek. Muhtemel bir İran-Türkiye boru hattı gibi, bu da en sonunda TANAP’a ve oradan da Nabucco’ya bağlanarak Avrupa’ya akacaktır.
Arap Doğalgaz Boru Hattı: Fazla bilinmemekle birlikte Mısır-Ürdün-Suriye’yi bir araya getirmesi ve daha sonra Türkiye’yi de içine katacak şekilde genişlemesi muhtemel bir boru hattı olup Suriye’deki savaş ve Kahire’nin Ankara’yla İhvan üzerinden yaşadığı problemler yüzünden şimdilik hayata geçirilmesi imkânsız. Eğer ki Suriye Cumhurbaşkanı Esed görevi bırakırsa ve Mısır’la Türkiye uzlaşırsa bu proje uygulanması mümkün hale gelebilir ve hem Türkiye’nin enerji tedarikine katkıda bulunabilir hem de Nabucco projesini besleyebilir.
Doğu Akdeniz: (…)
Trans-Adriyatik: (…)

Türkiye’nin Uzağındakiler
Türkiye’nin Yakın Çevresindekiler dışında tartışılması gereken üç muhtemel tedarikçi daha var: Libya, Tanzanya ve Mozambik.
Libya: Bu Kuzey Afrika ülkesi, Kaddafi’nin devrilip öldürülmesinin akabinde Türkiye yanlısı İhvan “isyancılar”ının güçlerini pekiştirmede başarısız olmasının ardından yoğun bir iç savaşa girdi. Ankara’nın “Arap Baharı” sonrası Libya’da başat pozisyonu elde etme umudunu diriltmesi artık ümitsiz vaka gibi duruyor, her ne kadar çeşitli milis gruplarına düşük düzeyde desteğini sürdürmek suretiyle hala daha bunun için çaba sarf ettiğine dair haberler gelse de. Kaddafi sonrasının Libya’sında Ankara bazı stratejik kayıplarını kurtarsa dahi bundan böyle hedefi, herhangi bir çeşit boru hattı inşa etmekten ziyade kendi şirketleri üzerinden Libya’nın Avrupa’ya enerji ihracatının bir kısmını kontrol etmek olacaktır. Ancak Batı ve Rus şirketleri ülke istikrara kavuşur kavuşmaz kendi iş planlarını hazırlayarak boşluğu doldurmak için birbirleriyle yarıştığından bu ihtimal gittikçe daha da imkânsız görünüyor.
Tanzanya ve Mozambik: Bu iki doğalgaz zengini ülke, enerji piyasasında henüz büyük küresel oyuncular olmasalar da offshore rezervleri o kadar muazzam ki gelecekte bu imrenilecek konuma ulaşmaları mümkün. Tıpkı Libya’da olduğu gibi Türkiye, ne Tanzanya’dan ne de Mozambik’ten kendi sahillerine bir boru hattı inşa etme arzusunda (zaten böyle bir hat da iktisaden uygun değil); ama istediği, sadece önümüzdeki on yılda buradan ihraç edilmesi beklenen enerjiye güvenli bir şekilde erişmek. İşte bu ileriye dönük plan, Erdoğan’ın ocak ayında bu iki ülkeyi ziyaret etme nedenlerinden biri ve üç ülke arasında ilişkilerin gelecekte gelişmesi bekleniyor. Diğer Büyük Güçlerin de bu kaynaklardan istifade etmek için yarıştıklarını dikkate alarak, Türkiye’nin devreye ilk giren olmaya çalışması ve Tanzanya’nın Müslüman çoğunluklu nüfusu ile Mozambik’in azınlıktaki Müslüman kesimini cezbetmek için muhtemelen “halife kartı”nı oynaması akıllıca bir hareket olacaktır.

Askeri Manevra
(…) bu kısımda Türkiye’nin enerji menfaatleri listesi üzerinden gidilerek mevcut, devam eden ve gelecekteki her bir projede Türk ordusunun oynadığı rolün etkisinin altı çizilecektir. (…) Türk ordusunun müdahalelerinin, nasıl da Erdoğan’ın ülkesini stratejik bir süper güç konumuna getirmeye odaklı, büyük Yeni-Osmanlıcı hedeflerini başarmaya programlandığı açıklanacaktır.
Mavi Akım ve Balkan/Türk Akımı: Türkiye her iki projeyi de güvence altına almak için askeri araçları kullanmaya gerek duymadı. Ancak Suriye’de Rus-Türk askeri işbirliği ve Astana’da yürütülen konuyla ilgili çatışma çözümü diplomasisi, Moskova-Ankara ikili ilişkilerini güçlendirdi ve her iki boru hattında uzlaşmanın ardındaki geniş stratejik aklı teyit etti.
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı: Türkiye’nin Azerbaycan’la kardeşlik ilişkisi sözkonusu; (…) rakibi Ermenistan’ı kuşatmakta ve bağımsızlığından bu yana hep Bakü’ye askeri teçhizatlar ve danışmanlar yollamakta. Yine Ankara, Gürcistan’ın NATO üyeliğinin güçlü bir destekçisi; bu politikayla güttüğü amaç, Rusya’yı rahatsız etmek değil, Türkiye’nin Kafkaslardaki nüfuzunu arttırmak ve enerji ilişkisini askeri ilişkiyle eşleştirerek sınır ötesinde bölgesel bir nüfuz alanını yeniden inşa etmek.
TANAP/TAP: Hâlihazırda Arnavutluk-Türkiye ilişkileri çok iyi olsa da Yunanistan-Türkiye ilişkileri berbat. Daha evvel de hiç yakın olmamış Tiran-Atina ilişkileri, –farklı nedenlerle de olsa– şu sıralar giderek kötüleşmekte. Ama her ikisinin de temel nedeni toprak ihtilafları. Ancak Yunanistan, hemen her ciddi uzmanın da kabul ettiği gibi, şu sıralar egemen ve bağımsız bir devlet gibi hareket etmiyor. Bu yüzden Atina’nın AB’li amirleri, kendi topraklarına akması beklenen “Güney Koridoru” projelerinin geleceğini tehlikeye atmamak adına, her iki Yeni-Osmanlıcı komşusuyla da [Z.T.K. Türkiye ve Arnavutluk’u kastediyor] ilişkilerini nispeten iyi tutması için Yunanistan’a baskı yapabilir.
Kerkük-Ceyhan: Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani’yle ilişkileri çok sıkı (…). İki aktör arasındaki ilişkiler o denli önemli ki Barzani, Kuzey Irak’ın kendi kontrolü altındaki bölgelerine peşmergeyi eğitmesi ve IŞİD’in gelecekte kuzeye doğru herhangi bir saldırısına karşı topraklarını koruması için Türk askeri birliklerini “davet etti”. Bu, daha evvel Aralık 2015’te büyük bir diplomatik olayın kıvılcımını ateşlemişti. Ancak bu gelişme, Ankara-Bağdat ilişkilerinde geçmişte yol açtığı problemler dikkate alındığında, zannedilenin aksine Erbil-Ankara ilişkilerinin ne denli yakın olduğunu ironik biçimde teşhir ediyor.
Bu gelişme, Yeni-Osmanlıcılığın oynadığı boru hattı siyasetiyle bağlantılı olduğundan, Türkiye’nin Kerkük-Ceyhan güzergahını korumak için askeri birlik yollamaya istekliği olduğunun ve Barzani ile partisi KDP yönetimde kaldığı ve bölgenin doğal kaynakları Türkiye üzerinden küresel piyasalara akmaya devam ettiği müddetçe Kuzey Irak’ta “Kürt bağımsızlığı”na olumlu bakabileceğinin –veyahut en azından tamamen karşı çıkmayacağının– bir ispatı.
Nabucco: Türkiye teklif edilen bu proje için şimdiye kadar ordusunu kullanmadı, çünkü buna gerek duymuyor. Ama bu demek değil ki Türkiye’nin başka yerlerdeki askeri konuşlanmaları bu boru hattı projesiyle bağlantılı olmasın. Zira Ankara’nın Irak’ın kuzeyi ve Türkiye’nin güneydoğusundaki adımları, bu güzergâhları gelecekteki kullanımlar için güvence altına alma ve böylelikle günün birinde Nabucco’ya bağlama çabasıyla doğrudan ilintili.
İran-Türkiye: Az evvel belirttiğim gibi, Türk ordusunun ülkenin güneydoğusundaki (“Türkiye Kürdistanı”) askeri operasyonları, kısmen, Nabucco üzerinden Avrupa’yı besleyebilecek muhtemel bir İran-Türkiye boru hattını kolaylaştırma niyetiyle PKK terör isyanını yok etme anlamı taşıyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki geleneksel Türk-İran güvensizliğinin yeniden nüksettiği ve ABD-İran gerginliğinin yükseldiği bir ortamda bu boru hattının gelecekte inşa edilme ihtimali çok düşük görünüyor. Ve yine Türkiye’nin güneydoğudaki askeri hareketleri, çok büyük ölçüde milli birliğini sağlama ve ileride Yeni-Osmanlıcılığın idari-siyasi yayılmasını sağlayacak muhtemel bir federal çözümü teşvik etme amaçlı.
Türkmenistan bağlantısı: Bu projenin hayata geçme şansını arttırmak için Türkiye’nin askeri bakımdan yapacağı hiçbir şey yok. Ancak Azerbaycan’la ittifakı ve ülkesinin güneydoğusunda PKK karşıtı çabaları, eğer boru hattı olur da inşa edilirse, hattın güvence altına alınmasına yardımcı olacaktır.
Katar-Türkiye: Cumhurbaşkanı Esed’in bu projeye dâhil olmayı reddetmesi, muhtemelen Suriye savaşını başlatan temel sebeplerden biri. Bu nedenle Türkiye, Esed’i devirmek için bu denli fazla zaman, enerji ve kaynak sarf etti. Ve yine bu, Türkiye’nin ister doğrudan silah vererek isterse toprakları üzerinden transit geçişi görmezden gelerek niçin aktif ve pasif biçimde bu savaş katılan terör gruplarına yardım ettiğini de açıklıyor.
Fırat Kalkanı Operasyonu’nun dile getirilmeyen hedeflerinden biri, kuzeyde Türkiye yanlısı bir nüfuz alanı oluşturmak ve belki de sonunda (eğer ki Türkiye yanlısı KDP benzeri bir parti başarılı bir şekilde bölgeye yerleştirilirse) tüm “Suriye Kürdistanı”nı ve “Sünnistan”ın güney çöl bölgelerini (hatta belki de Irak’ın batısını da) içine katacak şekilde bu alanı genişletebilmektir. Dahası geçen sene Türkiye, iki ülke arasındaki İhvan bağını derinleştirmeye ve Katar doğal kaynaklarının Türkiye’ye akacağı deniz güzergâhının bir kısmını gözetlemeye hizmet eden bir askeri üssü Katar’da açtı (…)
Arap Doğalgaz Boru Hattı: Bu hattın kaderi, Cumhurbaşkanı Esed’in görevden indirilip indirilmemesiyle ve Kahire ile Ankara’nın yakınlaşıp yakınlaşmamasıyla doğrudan bağlantılı. (…)
Doğu Akdeniz: Bu, gelecekteki en iddialı enerji projelerinden biri. Türkiye’nin 2010 Mavi Marmara olayından sonra “İsrail”le açıkça uzlaşmaya karar verme nedeni de muhtemelen bu. Türkiye’nin bu inisiyatifte doğrudan herhangi bir payı yok; ama uydu “devleti” Kuzey Kıbrıs üzerinden sürece dahil olma şansı var, özellikle de bu yapı Kıbrıs’ın kalan kısmıyla federal bir anlaşmaya varırsa.
Anlaşmanın karşılığında, Türkiye’ye de bu projeden kâr elde edebileceği bir kanal açacak. Ama daha da önemlisi, (Kıbrıs çatışmasına federal bir çözüm ve Kuzey kesimin birleşik Kıbrıs’ın ekonomi politikalarında etkinlik kazanması üzerinden) hayati olan transit geçişin stratejik denetçisi konumuna yükselecek Türkiye’nin nüfuzunu tahmin edilenden çok daha üst seviyelere ulaştıracaktır. Böylelikle Ankara, Atina üzerinde bir başka tür koz elde ederek gelecekte TANAP projesinin tamamlanmasını ve belki de Ege Adaları ihtilafında Yunan tarafının tavizler vermesini sağlayacaktır.
Libya: Türkiye, Kaddafi’nin devrilip öldürülmesinden sonra elde ettiğini düşündüğü kazanımların neredeyse tamamını Libya’nın çok taraflı bir iç savaşa sürüklenmesiyle birlikte kaybetti ve Ankara şimdiye kadar bunun küçük bir parçasını dahi geri alabilmiş değil, her ne kadar bazı silahlı gruplara (Yeni-Osmanlıcı vekil güçlere) yardım ettiğine dair haberler ortalıkta gezse de. (…)
ABD’nin Türkiye yanlısı uydu devletlerden bölge-ötesi bir İhvan rejimleri silsilesi oluşturma ümitleri, Suriye halkının teslim olmayı reddetmesi ve Libya’nın iç savaşa sürüklenmesiyle acı bir şekilde başarısızlığa uğradı. 2013 Mısır darbesi bu jeopolitik projenin en azında şimdilik nihai sonu oldu; her ne kadar hasta ve yaşlı Cumhurbaşkanı Bouteflika hayatını kaybedip de Cezayir’de ikinci bir İslami iç savaş patlak verdiği takdirde gecikmeli bir teşvik görmesi mümkün olsa da.
Ancak böyle bir durumda dahi Libya’nın Avrupa’ya yakınlığı ve kontrolsüz bir göç dalgasının kuvvetle muhtemel olması, kaosu engellemek için Batılı Büyük Güçlerin (Fransa öncülüğünde) hızlı bir müdahale yapabileceğine işaret ediyor ki süreç, muhtemelen Yeni-Osmanlıcı Türk stratejik menfaatleri aleyhine işleyecektir. Buna bağlı olarak, Libya İç Savaşı’nın çözülmesi, muhtemelen Türkiye’nin lehine olmayacaktır; zira Batılı ve hatta Rus şirketler, Libya’nın enerji ihracatı üzerinde nüfuz kazanmaya ve Türkiye’yi denklemden çıkarmaya hazırlar.
Tanzanya ve Mozambik: Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı küresel projesine taş koyan Kuzey Afrika’daki engeller Afrika’nın güneyinde mevcut değil ve işte bu yüzden dünyanın bu bölgesi, Ankara için güvenli enerji erişimi bağlamında son derece umut verici. Erdoğan ve ekibi çoktan bunun farkına varmış görünüyor ve belki de bu yüzden Türkiye Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir askeri üs kuruyor. Basında geçtiği şekliyle, bu öyle sadece eş-Şebab’la mücadele için değil, aynı zamanda Türkiye’nin Tanzanya ve Mozambik’in büyük enerji müşterisi olarak, Rus kaynaklarına olan bağımlılığını azaltma arayışı çerçevesinde çok daha fazla önem kazanacak kuzey-güney deniz güzergâhı boyunca bir nüfuz kurma amacına da matuf. 

Daha geniş bir ölçekte Sahra Altı Afrika, Türkiye için devasa bir pazar ve tarım potansiyeline sahip; Ankara’nın geçtiğimiz yıllarda kıtanın her yerinde daha fazla büyükelçilik ve konsolosluk açma yönündeki diplomatik atağı ve onlarca yeni şehre başlattığı uçak seferleri, gelecekte bunlardan kazanç elde etme şansını artırıyor. Ayrıca ortada bir de dünya Müslümanlarının yaklaşık dörtte birinin Afrika’da yaşadığı gerçeği var ve bunlar kıta nüfusunun neredeyse yarısını oluşturuyor. Aynı inancı paylaşan bazılarının gözünde, yumuşak güç imajını artırarak Türkiye’nin Yeni-Osmanlıcı söylemini besliyor. Daha da ileri götürerek, Türkiye’nin Somali’ye askeri ve Tanzanya ile Mozambik’e stratejik akını, Büyük Gücün kıtanın derinliklerine yayılmasında bir sıçrama tahtası işlevi de görebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder