5 Haziran 2016 Pazar

S.KARAGANOV - 2015’TE KÜRESEL EĞİLİMLER VE RUS SİYASETİ

2015’TE KÜRESEL EĞİLİMLER VE RUS SİYASETİ

Sergey KARAGANOV (2001-2013 yılları arasında Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dış politika danışmanı. Tarih doktoru, Milli Araştırma Üniversitesi Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler dekanı ve aynı zamanda Dış ve Savunma Politikası Konseyinin onursal başkanı)
Russia in Global Affairs, 13.2.2016

Tercüme: Zahide Tuba Kor

2015 yılı tarihe bir dönüm noktası olarak geçecek. Birincisi, yıldönümleri itibarıyla dolu doluydu. İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası ilişkiler sisteminin temellerini atan bir örgüt olan BM’nin kuruluşunun 70. yıldönümüydü. Yine iki Japon şehrinin bombalanmasıyla nükleer çağın da trajik bir başlangıcı oldu. Nükleer silahların ortaya çıkışı belki de dünya tarihinde savaş sonrası dönemin en önemli olayıydı. Geçen yıl, hem Helsinki Nihai Anlaşması’nın 40. yıldönümü, hem de Berlin Duvarı’nın yıkılışının ve ayrıca –adil ve istikrarlı bir Avrupa güvenlik sistemi vaat eden bir belge olan– Yeni Avrupa İçin Paris Şartı’nın kabul edilmesinin 25. yıldönümüydü. Ancak sonunda 2015 yılı, bu ideali tükenen bir rüyaya dönüştürdü. İkincisi ve en önemlisi, 2015 yılı hem İkinci Dünya Savaşı sonrası çağın hem de Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu getirdi. Şu anda biz, yaklaşan yeni büyük uluslararası eğilimlerin şekillendireceği bir döneme giriyoruz. Üçüncüsü, geçen yıl belki de son çeyrek yüzyılda Rus dış politikasının en başarılı yılıydı. Ancak bu, Rusya’nın temel problemini, yani iktisadi durgunluğun giderek derinleşmesini çözmedi.

Eski kurallar gitti, ama henüz yenileri gelmedi
Küresel eğilimleri değerlendirerek başlayayım. İkinci Dünya Savaşı sonunda başlayan çağ artık sona eriyor. Bu dönemin özelliği, görece düzenli ve istikrarlı bir karşılıklı cepheleşme sistemi olmasıydı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi yeni bir düzenin ortaya çıkması anlamına gelmedi. Ana güç merkezlerinin büyük ölçüde işbirliğine dayalı ilişkiler tesis edeceği ümidi vardı. Bunun yerine, tahmin edildiği üzere başarısızlıkla sonuçlanan, tek kutuplu bir dünya inşa edilmeye kalkışıldı. Öyle görünüyor ki dünyayı şu anda bir çalkantılar ve vahşi rekabet dalgası vuruyor – her ne kadar herkesin herkese karşı bir mücadelesi şeklinde olmasa da. Gücün hızlı bir şekilde yeniden dağılımına şahit oluyoruz. 20. yüzyılın ikinci yarısının kuralları artık işlemiyor: egemenliğe ve toprak bütünlüğüne mutlak saygı, başka devletlerin içişlerine –en azından alenen– müdahale etmeme ve en azından büyük güçlerin menfaatlerine ve güvenliğine saygı. “Tek-kutuplu an”ın ideologları bütün bu prensipleri rafa kaldırma arayışına girdiler. Ama yerlerine başka hiçbir prensip de icat etmediler; yeni gerçekliğe eski prensipleri uyarlama girişimleri de başarısız oldu.

Böyle bir kaostan geçerken yeni dünyanın kabaca dış hatlarını şekillendirebilecek yeni makro eğilimler de devreye giriyor.

Bu eğilimlerden ilki, yeni bir tür çift-kutupluluğun ortaya çıkışı. Doğrusunu söylemek gerekirse, –yaygın kanaatin aksine– çift-kutupluluk daha evvel hiçbir zaman var olmamıştı. Veya şöyle söyleyelim, sadece 1940’ların sonları ve 1950’lerde var olmuştu, ta ki nesnel şartlar ve Sovyet liderliğinin hataları Çin’le bir karşılıklı cepheleşmeyle sonuçlanana kadar. 1970’lerin başlarında Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın kurnaz diplomasisi sağ olsun, fiili bir üç-kutuplu ilişkiler sistemi ortaya çıktı. Pahalı ve güvenilmez bir grup müttefikle birlikte SSCB, ABD’yle ve Batı’yla dünyanın her yerinde ve Çin’le de doğuda kapışmak zorunda kaldı. SSCB nahoş bir jeostratejik pozisyondaydı.

Şu anda dünya ekonomisi ve siyasetinde iki merkez şekilleniyor. Tek kutuplu bir dünya kurma ümidinin ne denli nafile olduğunu fark eden ABD, büyük ölçüde iktisadi ve siyasi araçları kullanmak suretiyle, Çin’i çevreleme ve kendi çevresinde yeni bir Amerikan merkezli yapı inşa etme politikasını benimsedi. Bunun ilk adımı, bir grup Asya-Pasifik ülkesiyle Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) başlatması oldu. TPP üyeleri ASEAN ülkelerini veya hatta jeoekonomik yönelimiyle ilgili henüz nihai bir tercihte bulunmayan Güney Kore’yi içermiyor. Ve tabii ki Çin, büyük ölçüde Pekin’in nüfuzunu sınırlandırmayı hedefleyen stratejinin doğal bir sonucu olarak, dışarıda kalıyor. Eşzamanlı olarak ABD, kendi zayıflığından korkan Avrupalı elitlerin bir kısmını da yanına alarak Trans-Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) üzerinde çalışıyor. Kıta Avrupa’sının Rusya’ya ve Çin’e yaklaşmasını engellemek için Avrupa’daki yenişememe halini kaldığı yerden sürdürmek ve hatta alt-kıtada [Avrupa’yı kastediyor] sistemik askeri-siyasi cepheleşmeyi canlandırmak için çokça şeyler yapılıyor.

TPP ve TTIP’nin geleceği henüz net değil. Kısmen başarılı olabileceği gibi başarısızlığa da uğrayabilir. Ama gidişat ortada: 1990’larda görünüşteki göz alıcı zaferlerin ardından 2000’li yıllarda dramatik bir şekilde alan kaybeden “yaşlı” Batı, şu anda gücünü yeniden konsolide etmeye çalışıyor.

Bu arada Çin birinci lig bir süper güce dönüşüyor ve belki de gelecek on yılda kitlesel güç bağlamında dünyada bir numara olabilir. Öngörülebilir gelecekte gerek kişi başına milli gelir gerekse askeri güç bakımından ABD’yi geçemeyecek, ama aralarındaki büyük farkı azaltacaktır. Otoriter siyasi sistemi sayesinde Çin, dış politika hedeflerini başarmak için çok daha fazla kaynağı seferber edecektir. Çin’in yumuşak gücü, rakiplerini bile cezbeden devasa mali kapasitesinde ve piyasasındadır. İdeolojik yayılmasına ilişkin zihinlerdeki şüpheleri aşama aşama gidermek için Pekin, dünyanın geri kalanına, bilhassa gelişmekte olan ülkelere takip edebilecekleri bir örnek olarak kendi modelini sunmaya başladı: “Çin yöntemi”. Eşzamanlı olarak Çin’in ekonomisi giderek yavaşlıyor ve bu yüzden küresel iktisadi gelişmeden ciddi şekilde çekiliyor.

Pasifik’te ABD’den, yani doğusundan giderek daha fazla direnişle karşılaşan Çin batıya doğru yöneliyor. Pekin yönetimi, Çin’in güneybatısındaki ve batısındaki bölgelerin (uzun vadede Avrupa’yı da katarak) iktisadi ve lojistik kalkınması için İpek Yolu İktisadi Kuşağı projesini de içeren “Tek Kuşak, Tek Yol” stratejisini ortaya attı. Bu strateji, Çin’in çevresinde bir istikrar ve iktisadi kalkınma kuşağı oluşturma ve onu yeni piyasalarla ve dostane güçlerle çevreleme amacı taşıyor. Rusya uzunca bir süredir geciken doğuya doğru iktisadi ve siyasi açılımına sonunda başladı. Uzmanların çoğu Orta Asya’da Rusya’yla Çin’in çatışmasının er ya da geç kaçınılmaz olduğunu tahmin ediyor. Ancak Moskova ile Pekin, potansiyel farklılıklarını potansiyel bir işbirliğine dönüştürerek böyle bir karşılıklı cepheleşmeyi engelleyecek bilgeliğe sahip. İki ülke 2015’te İpek Yolu İktisadi Kuşağı projesi ile Avrasya İktisadi Birliğini entegre etme veya eşleştirme konusunda anlaşmaya vardılar. Gelecekte Orta Asya’da Çin’in yatırım ve kaynak sağlayacağı, Rusya’nın ise güvenliğe ve jeopolitik istikrara katkıda bulunacağı –herkesin avantajına olacak– bir eşbaşkanlık [modeli] ortaya çıkabilir.

2015’te Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Hindistan’ı ve Pakistan’ı tam üyeliğe kabul etmeye karar verdi ve şu anda İran’ı ve başka bazı ülkeleri de kabul edip etmemeyi düşünüyorlar. Henüz ŞİÖ pek aktif olmasa da, filizlenmekte olan Büyük Avrasya veya hatta Büyük Avrasya Topluluğunun çekirdeği olmaya doğru bir adım daha attı. Çin ve Rusya arasındaki işbirliği bunda merkezi bir rol oynayabilir. ABD’nin öne çıkardığı modelin aksine, Avrasya topluluğunda bir hegemon olmayacak. Çin iktisadi lider olacak; ama diğer güçlü oyuncular –Rusya, Hindistan ve İran– Çin’in nüfuzunu dengeleyebilecekler. Yeni merkez, gücünü konsolide etmeye çalışan Batı’ya karşı bir karşı-denge işlevi görecek; ama bu otomatik olarak çift-kutuplu bir yüzleşme anlamına gelmez. İşbirliği ve rekabet diyalektik olarak birbirine bağlı olacak.

Avrupa’daki kriz ve yansımaları
2015’te kendisini açıkça gösteren diğer bir mega eğilim, AB’nin çok katmanlı krizinde geldiği yeni aşamaydı. Suriyeli mülteci kriziyle tetiklenen bu yeni aşama, sadece –toplumsal problemler, milliyetçiliğin ve terörizmin artması gibi– kısa vadeli sonuçlar üretmekle kalmadı, yeni şartlar altında AB dış politika modelinin ne denli etkisiz olduğunu da gösterdi. Birleşik Avrupa, yapısal olarak basiretten yoksun, proaktif bir şekilde çalışmaktan aciz ve sadece kendi icat ettiği çerçevede işleyen ama dış dünyaya hiç de uygun olmayan bir yapı. Mülteci krizi, Avrupa’nın daimi krizlerinden bir çıkış olarak görülen Almanya’nın tartışmasız liderliğini sorgulattı. AB içinde sadece küçük bir azınlık Almanya’nın mültecilere kapıları açmasını destekliyor. Ayrıca Alman toplumu da bu kitlesel akına karşı hükümetin istediği ölçüde vefalı görünmüyor. Bir şiddet ve terörizm kaynağı olarak mülteci dalgaları, Avrupa projesinin en önemli başarılarından biri olan Şengen Anlaşması’na büyük bir darbe vurdu.

Eski Dünya’nın [Avrupa’nın] çektiği bu sıkıntılara sevinmemek gerekir. Üç asırdan beri Avrupa kalkınma modeli Rus modernleşmesinin itici gücüydü, ama artık cazibesini kaybediyor. Avrupa –her daim dostane olmasa da– bir kez daha zengin ve istikrarlı bir komşu ve ortak olmaktan bir problemler (ama istikrarsızlık değil) kaynağına dönüşebilir. Zayıflık ve gelecek korkusu Avrupalı eliti, Rus karşıtı bir cephede ABD’yle birleşme yönünde gereksiz çabalara itiyor. AB’nin artan iç problemleri, tek bir yapı olarak, hatta salt bürokratik anlamda dahi, onunla yakınlaşmayı çok daha zorlaştırıyor. Avrupa için yeni bir mücadele başlıyor.

Herkesin herkese karşı savaşı
Ortadoğu’da başlayan herkesin herkese karşı savaşı, daha onlarca sene küresel siyasetin mega eğilimi olacak. Savaşın ardındaki sebepler, büyük ölçüde iç kaynaklı olmakla birlikte, Batı’nın geçen on yılda bölge meselelerine –kötü niyetli olmasa da– pervasızca müdahalesiyle daha da ağırlaştı.  2015’te Rusya bölgedeki yerel çatışmalardan birine, yani Suriye’ye, hem terörist tehdidini Rusya’dan olabildiğinde uzak tutmak hem de bölgedeki ve dünyadaki pozisyonunu güçlendirmek için doğrudan müdahil oldu. Rusya’nın bu hareketi statüko gücü olma ruhuyla oldukça uyumlu ve Rusların-Sovyetlerin kanunlara riayet geleneğiyle de uyumlu; nitekim bu müdahale Suriye’nin meşru hükümetinin daveti üzerine gerçekleşti. Ancak işin ucunda Ortadoğu çatışmaları bataklığına saplanma tehlikesi de var.

Türkiye’nin bizi “sırtımızdan hançerlemesi” ilk tehlike çanıydı. Maalesef ki böyle şeyler bölgenin siyasi kültürü ve kalkınma dinamikleri nedeniyle tekrar tekrar yaşanacak. Bu yüzden askeri ve diplomatik başarılara dikkatlice yaklaşılmalı ve Ortadoğu’nun problemlerinin öngörülebilir gelecekte çözülemeyeceği anlaşılmalı.

2015’te ortaya çıkan en rahatsız edici mega eğilim terörizmin yükselişi oldu. [Mısır’dan kalkan] bir Rus uçağının havada infilak etmesi, Paris’teki terör saldırıları, başka yerlerdeki onlarca saldırı ve Avrupa’ya mültecilerin akışı bir kez daha bu problemi dünya siyasetinin ana gündemine taşıdı. Daha evvel dar görüşlü siyasetçiler bunu görmemeye çalıştı ama artık bu mümkün değil. Yaklaşan terörizm dalgası –ki aslında bu, haksızlık ve adaletsizlikten ve süregelen demografik problemlerden kaynaklanan, İslam’ın nev-i şahsına münhasır özellikleriyle çarpan etkisi yapan, fakirin zengine karşı bir isyanıdır– önümüzdeki onlarca yılın en önemli özelliği olmaya devam edecek. Ülkeler arasındaki ve içindeki artan eşitsizliğin göçle birlikte ağırlaşması dikkate alındığında, gelişmiş dünyada sağ ve sol radikalizminin bir karşı-dalgası beklenebilir. Avrupa’dakiler de dâhil toplumlar ve devletler, yeni meydan okumalara uyum sağlayabilmek için –daha evvel hiç olmadığı kadar sert polisiye tedbirler almak ve özgürlükleri sınırlandırmak da dahil– sancılı dönüşümlerden geçmek zorunda kalacaklardır. Diğer bir muhtemel cevap ortak uluslararası hareket olacaktır. 

İlki zaten yaşanmaya başladı, diğeri ise şimdiye kadar yetersiz kaldı. Bunun önündeki engeller arasında, eski ve yeni kuşkular ve –bilhassa Batı kanadında– dış müdahaleyle demokrasiyi ve içeride çok-kültürlülüğü teşvik stratejisinin başarısızlığını kabullenme ve bundan ders almadaki isteksizlik yer alıyor. Şu an için işbirliği filizleri, olumsuz propagandayla ve “senin teröristin benim özgürlük savaşçım” prensibinin tetiklediği adımlarla bastırıldı. Buna rağmen özellikle Suriye’de sınırlı uzlaşma mümkün görünüyor.

Küreselleşmeye meydan okunuyor
Geçen yıl gündeme oturan diğer bir mega eğilim, Batı tarafından dayatılan küreselleşmenin önceki biçiminin yeni ve farklı bir türde küreselleşmeyle değişmesi ve hatta küreselleşmenin geriye çevrilmesiydi (de-globalization). Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) mutlak bir çıkmazda ve yavaş yavaş çürümeye mahkum. Şu anda birçok bölgesel ticari ve iktisadi anlaşma ve yapı onun yerine geçiyor; TPP ve TTIP bunun en açık örnekleri. BM onayı olmaksızın ve DTÖ kuralları hilafına dayatılan uluslararası ekonomik yaptırımlar, artık istisnai bir durum değil, bu derginin baş editörü Fyodor Lukyanov’un iddia ettiği üzere “yeni bir norm”. Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların süresi 2015’te uzatıldı. Ve hatta Rusya’da dahi hemen herkes yaptırımların gayrimeşru olduğunu unutup gitti. Bu kötü örneği takip ederek Rusya da Türkiye’ye karşı yaptırımları yürürlüğe koydu. Belki çok daha sert bir misilleme takip edilmeliydi. Ancak yaptırımlar gri alandadır. Ve genellikle etkisizdir, hatta ters de teper. IMF çok çeşitli hilelere başvurdu ve borçlarını ödemekte başarısız olan hükümetlere para vermeme “altın kural”ını ihlal etti. Ukrayna’ya borç verilmesine tamamen siyasi sebeplerle, Rus karşıtı rejimin ömrünü uzatmak için müsaade edildi.

Mevcut gidişat gerçek ticaret savaşlarına zorlayabilir, özellikle de bunun bir alt türü olan gayrimeşru yaptırımlar dikkate alındığında. Tabii ki birileri çıkıp da ticaret savaşlarının, bırakın küresel bir çatışmayı, geçmişte yaşandığı gibi gerçek savaşlara da yol açmayacağı teminatını verebilir. (Gücün inanılmaz hızlı bir şekilde yeniden dağılımı başta olmak üzere) bütün ön koşulların var olmasına rağmen, küresel bir çatışmanın henüz hala patlak vermemesi, insanlardan değil, nükleer mühimmattan ve nükleer faktörden kaynaklanıyor. Nükleer meselenin dünya siyasetinin ana gündemine dönüşü kuşkusuz 2015’in diğer bir önemli eğilimiydi.

Bunun birçok nedeni var. En önemlisi, belirsizlikten ve istikrarsızlıktan duyulan dünya çapındaki endişe ve hatta korku. Bu belirsizlik ve istikrarsızlık başlı başına günümüz dünyasının başlıca mega eğilimlerinden biri. Nesnel olarak dünya, 7-8 senedir savaş öncesi hali yaşıyor, tıpkı 1914 öncesindeki gibi. 1980’lerin sonunda neredeyse hiç sarsılmazmış gibi görünen ve Soğuk Savaş’ın resmen sona etmesinden sonraki ilk 20 yılda çok da önemsenmeyen stratejik istikrarın aşınmış ve altının oyulmuş olabileceğine dair endişeler, profesyonel askeri-siyasi topluluk arasında giderek büyüyor (ki stratejik istikrar, nükleer savaş riski düzeyinin de bir göstergesidir). Yeni bir savaş ihtimaline dair söylentiler artıyor. Onlarca yıldır nükleer yüzleşmeye dayanan Rusya ile Batı arasındaki çatışmanın bir anda tırmanması da nükleer meseleyi gündeme taşıyor. İşte bu arka plan çerçevesinde Rusya, son dönemde uluslararası kamuoyunun dikkatini bu faktöre çekmiş bulunuyor. Propaganda düzeyinde bu söylem belki zaman zaman aşırıya kaçmış olabilir, ama resmi düzeyde son derece doğruydu.

Suriye’deki IŞİD hedeflerine karşı uzun menzilli güdümlü füzelerin havadan ve denizden fırlatılması dünya çapında dikkat çekti. Teorik olarak bu füzeler nükleer savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip ve Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’nın kapsamında yer almıyor. Antlaşma müzakere edilirken bu tür füzeler üzerinde bir tekele sahip olan ABD, SSCB’nin zayıflığından istifade ederek, bunların antlaşmanın sınırladığı konular arasına girmemesinde ısrarcı olmuştu. Gelinen noktada ABD bundan pişmanlık duyuyor olmalı. Ancak nükleer meselenin çokça gündeme taşınmasında, Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ve Rusya’yı nükleer şantaj yapmakla ve uluslararası antlaşmaları ihlal etmekle suçlayarak şeytanlaştırmaya çalışan Batı propagandasının rolü var.

ABD yeniden nükleer silahlanma planını ilan etti. Mevcut histeri görüntüsü endişeleri daha da artırabilir; ama aynı zamanda –tıpkı Yugoslavya ve Irak’ta olduğu gibi–  büyük çaplı müdahaleleri veya – Ukrayna ve Suriye’deki gibi–  çatışmaların tırmanması tarzı pervasızca kararları caydırabilir. Çığırından çıkan uluslararası propagandaya rağmen, “tek kutuplu dönem”de neredeyse yok olan rasyonaliste ve dikkat artık siyasete geri dönüyor.

Ülkelerin kullandığı kilit siyasal araçlardan biri olarak askeri kuvvetin geri dönüşü ve nükleer silahların rolünün kısmen yeniden gündeme gelmesi, ana makro eğilimi tersine çevirmedi ama tali bir hale getirdi. Devletlerin ve toplumların ağırlığı ve menfaatlerini artırma ve koruma kabiliyeti, hala büyük ölçüde insan sermayesinin kalitesine bağlı olan iktisadi ve teknolojik güç tarafından belirleniyor.

Alarm verici eğilimlere rağmen 2015’te bazı olumlu gelişmeler de söz konusuydu. Büyük bir savaş gerçekleşmedi ve, endişelere rağmen, henüz hala bir savaşın çıkacağına dair somut bir işaret yok. Yerkürenin demokratikleşmesi devam ediyor: Toplumların kendi içinde dikey demokratikleşme yaşanırken uluslararası toplumda ise yatay demokratikleşme daha da gelişiyor. Eski hegemonlar zayıflarken yerlerine yenileri ortaya çıkmıyor. Ülkeler ve halklar kendilerini daha özgür hissediyor. İnsan kitleleri hükümetlerinin siyasetleri üzerinde daha evvel görülmemiş ve giderek artan bir şekilde etkide bulunuyor. Temel talepleri refaha ulaşmak. Artan karşılıklı bağımlılıkla birlikte bu faktör, savaş taraftarlarını dizginlerken barış taraftarlarını güçlendiriyor; her ne kadar, ne daha fazla refah talebi ne de karşılıklı bağımlılık barışın bir garantisi olsa da. Bu noktada nükleer faktör oyuna dahil oluyor ve böylelikle bir yandan birçok problemin çözümü için zaman kazandırırken, diğer yandan yeni problemler yaratıyor ve kısaca tarihin akışını sürdürüyor.

Diğer bir cesaret verici eğilim ise Paris’teki İklim Değişikliği Konferansı sayesinde insanlığın “daha yeşil” ifadelerle düşünmeye başlaması. Şu anda neredeyse hiç kimse, sera gazı emisyonunu ve gezegenin kirliliğini sınırlandırma konusunda etkin bir şekilde ortak hareket ihtiyacını sorgulamıyor. Bu alandaki ahlaki-siyasi liderlerin arasına artık ABD’nin de katılması memnuniyet verici; zira daha evvel ABD, kendi ülkesi içinde güçlü bir çevre hareketi olmasına rağmen, uluslararası iklim anlaşmalarını engellemişti.

Son olarak, Ortadoğu’da terörizmin ve savaşların yayılmasına rağmen dünyadaki genel şiddet düzeyi azalmaya devam ediyor (sadece silahlı çatışmalardaki can kayıpları değil, aile iç şiddet ve cebirle ölümlerin sayısı hesaba katıldığında da). İnsanlık, düşük düzeyli şiddetin ana özelliklerinden biri olduğu medeni devletin daha ileri bir formuna doğru gidişatı henüz durdurmuş değil. Ancak ülkelerin istikrarsızlığı ve kitlesel terörizm bu rahatlatıcı eğilimi tersyüz edebilir.

Rus siyaseti: Şanssızlıkları BAŞARIya Dönüştürmek
2015 senesi, Rus dış politika tarihindeki en başarılı senelerden biriydi.

2014 başında Rusya, Batı’yla –bir önceki yıl görünür hale gelen– üstü örtülü yüzleşmesine artık bir son verme kararı aldı ve ilk vuran taraf olarak sözkonusu yüzleşmeyi aleni çatışmaya dönüştürdü. Olaylardaki beklenmedik değişim Rus-Batı ilişkilerini bir anda gerdi. Batı ittifakı içinde merkeze doğru çeken eğilimler artarken, Rusya nahoş yaptırımlarla ve Batı’nın Moskova’ya karşı uluslararası tecridi örgütleme çabasıyla karşı karşıya kaldı.

Ancak Batı’nın –yaptırımlarla hedef alınan oligarkların rahatsızlıkları kışkırtılarak veya halkın memnuniyetsizlikleri abartılarak– bir saray darbesiyle Rusya’da rejimi değiştirme ümidi, tahmin edileceği üzere başarısız oldu. Güçlü bir dış baskıyla karşı karşıya kalan Rus toplumu ve eliti, çok küçük bir kısım dışında, Kremlin’in etrafında kenetlendi. Daha da önemlisi, Kırım’ın Rusya’ya katılması ve Ukrayna’nın güneydoğusunda isyancılara destek, Moskova’ya kendi güvenliği için hayati addettiği topraklara Batı ittifakının yayılmasını önleyecek asgari koşulları yaratma imkanı verdi. Artık yayılma konusu konuşulmuyor. Rusya’nın kendi hayati menfaatlerini kararlı bir şekilde savunmaya hazır olduğunu göstermesi, Batı’nın onu daha çok sevmesini sağlamadı ama Moskova’dan duyduğu korkuyu ve böylece Rus menfaatlerine saygı duyma istekliliğini artırdı. Batı ittifakının yayılması maalesef ki karşılıklı anlaşmayla değil, sert bir politikayla durdurulmak zorunda kalındı. Ortaya çıktı ki Rusya’nın ortakları farklı bir dilden anlamak istemedi. Şimdi ise yeni gerçekliğe ve başkalarının menfaatlerine saygı duymaya dayalı oyunun kurallarına alışıyorlar. Kırım’a neredeyse hiç değinilmiyor. Sadece ABD’nin ve ona en itaatkar olan Avrupalı müttefiklerinin söylemlerinde (düşük tonda) yer alıyor. Ukrayna Krizi’ni daha da körükleyecek yeni girişimler mümkün. Ancak Rusya karşılıklı yüzleşmesinin ve baskının ilk raundunda direndi ve Ukrayna üzerinden yürüyen çatışmada siyasi bir zafer kazandı. Batılı ortaklarla –birbirinin menfaatlerine saygı duymaya dayalı– daha sağlıklı ilişkilerin koşulları oluşturuldu. Ancak bu sadece potansiyel bir ihtimal. Karşılıklı güvensizliğin, geçmişteki hataların ve yanılsamaların yükü çok büyük ve her iki taraf da hala kendi toplumlarını konsolide etmek için dış düşman imgesini kullanma hevesindeler.

2015’te en sonunda ortaya çıktı ki, en azından bana göre, Soğuk Savaş’ın ardından kurulan Avrupa güvenlik sistemi tamamen ve belki de geri döndürülemez şekilde çöktü. Sistem Batı’nın fiili hakimiyetine, siyasi örgütlenmelerine ve görüşlerine dayanıyordu. Rus elitinin ekseriyeti için kabul edilemez olan bu hakimiyet, alt kıtaya [Z.T.K. Avrupa’yı kastediyor] barış ve istikrar getirmedi. Her ne kadar AGİT faaliyetlerini artırsa da, eski sistemin ihya edilemeyeceğine hiç şüphem yok. Vardığım bu sonuç, Avrupa güvenlik sistemine ilişkin bir reform teklifi hazırlaması beklenen AGİT Akiller Heyeti’ndeki 12 aylık tecrübeme dayanıyor. Kesintisiz çabalara rağmen neredeyse hiçbir ilerleme kaydedilemedi.

AGİT Soğuk Savaş’ın genetik hafızasını taşıyan bir örgüt. Bloklaşma sonrası [Z.T.K yani Soğuk Savaş’ın ardından Doğu ve Batı bloklarının dağılması sonrası] yeni bir güvenlik sistemi inşası için etkili bir araca dönüşmesine izin verilmedi. Sonuç olarak yirmi yıldır örgüt, –ülkelerin Avrupa’da sanki her şey yolundaymış gibi davranmalarına ve sürekli birbirini farklı bir çağa ait prensipleri ihlal etmekle suçlayarak Soğuk Savaş ruhunu sürdürmelerine müsaade etmek suretiyle– büyük ölçüde olumsuz bir rol oynadı. AGİT’in sadece ve sadece geçmiş savaşın külleri Ukrayna’da aniden parladığında faydalı olduğunu ispatlaması bir tesadüf değil; zira bu savaşın ateşi tamamen söndürülmemişti ve AGİT bu toprakları korumaktaydı. Burada AGİT, barışı koruma misyonunun koordinatörü olarak faydalı bir işlev gördü. Belki örgüt bir müddet daha ayakta kalacaktır, ama sadece bir diyalog forumu ve kriz karşıtı bir merkez olarak… Ancak Batılı ortakların, örgütü revize ederek veya alternatif kurumlar oluşturarak Avrupa’daki güvenlik boşluğunu doldurma konusunda gerçekten istekli olduğuna dair işaretler ortada yok. Bu arada sözkonusu boşluk gerçekten tehlikeli.

2015’te Rusya, iktisadi alanda Doğu’ya doğru önemli bazı gerçekçi adımlar attı. Rus ve yabancı yatırımcıları çekmesi beklenen öncelikli kalkınma bölgeleri kurdu. İktisadi altüst oluştan, düşen petrol fiyatlarından ve rublenin değer kaybetmesinden dolayı Rusya’nın dış ticareti azalırken Asya piyasalarının dış ticaretteki oranı arttı. Bu temayül, Rusya’nın dış ticaretini daha dengeli ve avantajlı bir hale getirerek önümüzdeki dönemde de devam edecek. Rusya ile Çin arasında İpek Yolu İktisadi Kuşağını ve Avrasya İktisadi Birliğini birbirine entegre etme konusundaki anlaşma, Sibirya’nın komşu bölgeleri ve Çin’in batı bölgeleri ile birlikte Geniş Orta Asya’da yeni bir iktisadi büyüme merkezi kurulması için çok büyük fırsatlara kapı açıyor. Ancak bu sadece bir potansiyel. Bu vizyonu gerçekliğe dönüştürmek, anlaşmanın imzalanmasından bu yana neredeyse hiç var olmayan sistemik bürokratik çabaları gerektiriyor. Yine bu konuda somut projelere de ihtiyaç var.

2015’teki hiç şüphe götürmeyen başarılardan bir diğeri, İran nükleer meselesinin çözümü oldu. Rus diplomatların aktif ve yaratıcı katılımı olmasaydı bir çözüme ulaşmak imkansızlaşırdı. İran anlaşması, sadece dünyanın en istikrarsız bölgesinde zincirleme bir nükleer yayılmayı değil, aynı zamanda iki-üç sene evvel oldukça muhtemel görünen İran’a karşı bir savaşı da önlemiş oldu. Böyle bir savaş sadece Ortadoğu’yu havaya uçurmakla kalmayacak, bunun küresel sonuçları da olacaktı. Şimdi ise potansiyel bakımından bölgenin en güçlü ülkesiyle yapıcı ilişkiler kurmayı ümit edebiliriz.

Geçen sene Suriye’nin kimyasal silahları sonunda imha edildi. Bu da Rus diplomasisinin bir diğer başarısıydı. Bu başarı, Rus sınırlarından uzakta İslami terörizmle savaşmak, meşru hükümetin düşmesini engellemek, IŞİD kontrolündeki alanların genişlemesini önlemek, uluslararası konumunu güçlendirmek, silahlı kuvvetlerinin yeni gücünü [dünyaya] göstermek ve Ortadoğu’daki gelişmeleri aktif bir şekilde etkileme kabiliyetini artırmak için Suriye’ye hava kuvvetlerini yolladığında daha da perçinlendi. Şimdiye kadar Rusya bunu harikulade bir şekilde başardı. Ama ısrarla söylüyorum ki Ortadoğu krizi önümüzdeki daha onlarca yıl çözümsüz kalacak. Birçoklarının arzu ettiği şekilde bu bataklığa saplanmamamız için aşırı derecede dikkatli davranmamız lazım.

Eğer ki böyle bir tehlike ortaya çıkarsa hızlıca geri çekilme cesaretine de sahip olmalıyız ve toplumu bu ihtimale karşı [şimdiden] hazırlamalıyız.

Suriye[de siyasi çözüm] konusunda karşılıklı etkileşim, –uzun vadede bir dezavantaja dönüşebilecek– Batı’yla gerilimin düşmesine ve işbirliği unsurlarının geliştirilmesine yardımcı oldu. Ancak gerilim, henüz sona ermiş değil ve yakın gelecekte de sonlanmayacaktır. Bunun, Batı’nın kendi iç faktörleri de dahil çeşitli nedenleri var: Özellikle Avrupa’da bazı elitler iç konsolidasyon için dış düşman arayışındalar. Diğer bir kısım geçen on yılda yaşanan gerilemelerden intikam almak istiyorlar. Diğerleri ise –kuralları büyük ölçüde Batı tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda dayatılan– çökmekte olan mevcut dünya düzenini kurtarmaya çalışıyorlar.

2015’te hemen tüm Rus eliti, Batı’yla karşı karşıya gelme halinin geçici olmadığını, daha uzun yıllar bunun böylece devam edeceğini fark etti. Rusya, bağımsızlığını ve egemenliğini korurken, geçmişteki Batı’yla entegrasyon hayallerini bırakıp yeni bir gerçeklikle yaşamak zorunda kalacak. Bu tozpembe hayaller neredeyse 2000’li yılların sonuna kadar Rus siyasi sınıfında yaygındı. Ancak bu farkındalık, iktisadi ve toplumsal kalkınmanın rotasında gerekli temel değişimlere veya iktisadi kalkınma ve büyüme için devlet, burjuvazi ve toplum nezdinde kararlı bir mutabakata henüz yol açmış değil.

2014’te Rus dış politikasında geri dönüşü destekleyenlerin çoğu böyle bir değişimin olacağı ümidindeydi. Ancak Rus yönetici eliti henüz gerçekliği görmek veya bundan dersler çıkarmak istemiyor. Ancak bu gerçeklik oldukça basit: Dış baskının ardındaki temel saiklerden biri, iktisadi durgunluğun devam etmesinin er ya da geç Rusya’yı –teslim olma veya çökme olmasa da en azından– boyun eğmeye zorlayacağı ümidi. Bu endişeler hem müttefikleri hem de dostları frenliyor; mesela Çin Rusya’nın 1990’ların politikalarına dönebileceğinden korkuyor.

Kısaca Rus dış politikası birçok alanda başarılıydı. Tüm dalgalanmalarına rağmen stratejik bakımdan doğruydu ve tutarlıydı. Rusya uluslararası pozisyonlar için rekabeti, daha güçlü olduğu alanlara –yani askeri-siyasi alana ve beyin gücü ve irade yarışına– taşımayı başardı. Rus diplomatları, orduyu, siyasi liderliği ve temsil ettikleri ülkeyi tebrik etmek istiyorum.

Ama kutlama için henüz oldukça erken. Nihayetinde bir ülkenin kapasitesi ve nüfuzu, hemen her zaman –hele de günümüz dünyasında– iktisadi gücüyle, teknolojik gelişmesiyle ve insan sermayesinin kalitesiyle ölçülüyor.

Bununla birlikte tekrarlıyorum: Bir ülkenin liderliğinin kalitesi de bunda önemli bir rol oynar. İşte size bir örnek. 2000’lerin başlarında ABD tartışmasız iktisadi ve teknolojik liderdi. Savunma harcamaları, geri kalan tüm dünya ülkelerinin toplamınınkinden fazlaydı. Ayrıca ABD birçok bakımdan ahlaki bir otoriteydi. Ancak kötü yönetişimi ve başarının yol açtığı baş dönmesi yüzünden bu avantajlarını boşa tüketti ki bu başarı, galibiyeti olmayan savaşlara girmesine, hayati iktisadi reformları geciktirmesine ve borçlarının büyümesine yol açtı.

Rus eliti ve liderliği, cepheleşmeyi ve vatanperverliğin yükselmesini liberal veya anti-liberal bir temelde veya ikisinin bir karışımı şeklinde bir iç –her şeyden önemlisi de iktisadi– canlanma için henüz kullanmadı. Bu olmaksızın mevcut muhteşem dış politika başarılarını sürdürmek zorlaşacak. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Rusya kaybetti. Son yıllarda bu eğilimi tersine çevirdi. Ancak gelecekte kazanabilmesi için Rusya’nın ileriye dönük yeni bir stratejiye ve siyasete, her şeyden öte yerli bir ekonomiye acilen ihtiyacı var.


Yoksa Rusya büyük bir ihtimalle bir kez daha kaybedecek, hem de tartışmasız bir şekilde… 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder